İki kişinin kendi arasında
konuştuğuna şahit oldum. Biri, ortak bir tanıdıklarının rüyasına girdiğini ve
onun ne kadar erdemli bir insan olduğunu anlatıyordu. Bu konuşmaya kulak
misafiri olunca içimden, "Ne güzel, bu insan hak ettiği manevi mertebeye
ulaşmış," dedim. Ama hemen ardından içime bir sızı çöktü, ciğerim yandı.
Çünkü bu halkın arasında öyle garip, öyle sessiz insanlar vardı ki...
Onları hiç hatırlayan var
mıydı? Onlar için rüya gören, onlarla ilgilenen ya da ellerinden tutan biri
çıkar mıydı? Kapıdan içeri girenleri sahipleniyoruz, peki ya dışarıdakiler?
Evet, kapının ardında, içeri giremeden bekleyenler...
Onlar gerçek gariplerdir;
dertlerini kendilerine bile anlatamazlar. Öyle bir batmışlardır ki, ellerini
uzatsalar tutacak kimseleri yoktur. Kendi kendime sordum: Onlara yardım etmek,
sözüm ona bir "Sokak Çocuklarını Koruma Derneği"nin işi mi olmalı?
İnsan burada durup kalıyor. Çünkü onların derdi sokakta kalmak değil;
birçoğunun manevi makamı en yücelerin bile ötesinde.
Onların ağlayanları bile yok. Ötekiler
niye ağlasınlar ki? Çevremde gördüğüm iyi insanlar da ağlıyor ama onlar sadece
yanı başlarındakiler için gözyaşı döküyor. Ya dışarıdakiler? İçeridekiler
onları görmek istemiyor. İster istemez içlerinde gizli bir kin mi var diye
düşünmeden edemiyorum. Yoksa "Onları fark etmeye başladığında seni yakacak
bir ateş hazırlanır, incinirsin diye korkuyoruz" mu demek istiyorlar?
Hani bir zamanlar Hızır’ın
camide azarladığı bir veli varmış. Veli, "Fazla ileri gitme, yoksa seni
ifşa ederim!" deyince Hızır, Allah’a, "Bu hangi dostların, ben onları
tanımıyorum," diye seslenmiş. İşte günümüzde bu gizli dostların sayısı
azaldı mı yoksa çoğaldı mı, tam olarak bilemiyoruz.
Dışarıdakiler… Unutulmuşlar mı,
unutmuşlar mı, yoksa unutturulmuşlar mı?
Soru çok ama cevap veren yok.
Ağlayan birini görsek üzülürüz ama neden ağladığını sormadan yanından geçer
gideriz. O insanın gerçekten neye ağladığını hiçbir zaman bilemeyiz. Gülenlere
de bakın; onlar da aslında yalnızlıklarına ağlıyorlar. Dönüşü olmayan bir yola
girmişler, geriye dönemiyorlar. Sadece ileriye, hep daha ileriye gidiyorlar.
Yol bitmez, biten insan olur.
"Bitti" dediğimiz o noktada, doğrular ve yalanlar kaybolur, geriye
sadece saf hakikat kalır. Doğrular ve yanlışlar sadece bizim dünyamıza aittir.
Hakikatin olduğu yerde doğru ya da yanlış kavramı barınamaz. Sadece O vardır.
İşte zihnimizi meşgul eden,
bizi bağlayan rüyalar... Görebildiğimiz ya da göremediğimiz, kaderimizi
değiştiren ya da değiştirmeyen rüyalar...
Bakıyorsun, biri Tanrı hakkında
ileri geri konuşuyor. "İnkar ettim, hiçbir şey olduğu yok, rahatım"
diyor. Bir başkasına bakıyorsun, "Allah’a inandım" diyor ama
sorduğunda "Benim hayatımda da değişen bir şey yok" diye yakınıyor.
Bu nasıl bir hüküm ki iki taraf da sonuçtan memnun değil? İçini hafakanlar
basmış, inancından huzur alan da almayan da aynı durumda. Bir şeyler eksik, bir
şeyler olmuyor.
Olmaz da zaten. Eğer en Büyük
olanla bağ kurmaya çalışıyorsan, önce kendi küçüklüğünü bilmelisin. Sen ve O
bir gerçekseniz —ki elbette öyledir— kundaktaki bebeğine gerçekten kızan bir
anne gördün mü hiç? Kızan yok, kızılan yok; ortada bir alışveriş almış başını
gidiyor. Ancak ölüm geldiğinde bu döngü kırılır, bunun dışında bir cevap bulmak
imkansızdır.
Her şey doğru ya da yanlış, bir
yol tutturmuş gidiyor. Aslında mutlak bir doğru ya da yanlış yol yoktur, bu
sadece sana ve bana göredir. İnançlı ile inançsız insanın buluştuğu tek ortak
payda, iyi bir insan olarak kalabilmektir. Eğer neyin doğru neyin eğri olduğuna
biz karar veremiyorsak, detaylarda boğulmaya gerek yoktur.
“O gün yüzler açılacak, astarın
rengi ortaya çıkacak.”
Sen neysen, karşındaki de odur.
Ben neysem, sen de osun. “Bir siz dahi sizde bulun, benim bende bulduğumu”
diyen Yunus’un sözüne hayran olmamak elde mi?
Allah’ım, ben de o
dışarıdakilerden biriyim. Vefakar dostlarım da dışarıda. İçeridekilerin seninle
olduğunu bilmek bizi sevindiriyor. Ama ben, seni bulamayanları ve onlar için
ağlayanları düşünüyorum. İçeride yaşamaları mümkün olmasa da, onlar içeriyi hayal
bile edemiyorlar. Ben ise onlara hep içeriyi hayal etmelerini söylüyorum.
Hayal etmek ne güzel bir
şeydir. Ya hayal bile edememek? Dönülmez akşamın ufkunda batan güneşlerin
ışığını yeniden parlatan Rabbim, bu hayale bir imkan, kurtuluşumuz için bir
dönüş yolu yok mu?
Ne olacak halimiz? Külhanın
önünde çalışan o garip insanı düşününce, onun döktüğü alın teri cehennem
ateşini söndürmeye yetmez mi?
Ah; sine büryan, can uryan,
akıl tuğyan, kalp giryan...
“Ağla dur, konuş dur, bu soruların
cevabı yok” mu diyorsun? “Burada cevabı olmayan doğru sorular sorulmaz” mı
demek istiyorsun? Yoksa “Öte dünyaya geçince anlatırız” mı diyorsun?
Böyleyken böyleyse, öteye ne
zaman geçeceğiz, Ey Allah'ım?

Yorumlar
Yorum Gönder