“Seni çok özledim…”
Yıllarımızı verdiğimiz, bir an
bile ayrılamadan hayatı paylaştığımız sevgili arkadaşımla çok güzel günlerimiz
oldu. Birbirimizi hiç kopmayacak bir sevgiyle severdik. Her şeyimiz birdi.
Onunla, tek bir konu hariç her hususta anlaşırdık. Benim her zaman bitmek
bilmeyen “Ne olur”larım vardı; onun ise “Tamam” deyip de hiçbir zaman
yapmadıkları… Yine de bu yolculuktan o da memnundu, ben de.
Ancak bir şeyler eksikti. Zaman
hızla akıyor, geçen günlerimizin hesabını tutacak kadar hassas olan o çocuksu
yanımızı yavaş yavaş kaybediyorduk. Çocukluğumuz, gençliğimiz ve olgunluğumuz
bir çırpıda geçivermişti. Şimdi ise iyice ihtiyarlamıştık. Hayattan zevk alacak
ne bir hevesimiz ne de bir arzumuz kalmıştı.
Aslına bakarsanız, o arkadaşım
olmasaydı ben birçok şeyi asla başaramazdım. Bana bu dünya sıkıntılarına karşı
katlanma gücü veren, beni her şeye rağmen ayakta tutan yegâne şey onun gücüydü.
Gelgelelim, çok sevdiğim,
ruhumu paylaştığım bu arkadaşımın en büyük kusuru inançsızlığıydı. Oysa diğer
bütün huyları tıpkı bendim. Benim sevdiğim şeyleri sever; benimle ağlar,
benimle gülerdi. Onca benzerliğimize rağmen, inanç konusundaki o katı inadından
bir türlü vazgeçmek istemezdi. Ne zaman bu konuyu açacak olsam hemen sırtını
döner ve “Tamam, üzülme artık; beni öldür de bu mesele tamamen kapansın,”
derdi.
Ben ise dehşet içinde, “Ben
bunu sana nasıl yaparım? Bu asla olamaz! Sen benim canımsın, aşkımsın; senin
yok olmana nasıl razı olurum?” diye feryat ederdim.
O ise sitemle yüzüme bakar, “O
zaman neden bu kadar ısrar ediyorsun? Bak, senin yüzünden ben de çok
üzülüyorum. Aramızdaki bu büyük aşkın hatırına her şeye razıyım, beni öldür.
Çünkü ben seni, senin beni sevdiğinden çok daha büyük bir aşkla seviyorum,”
derdi. Bense ne yapacağımı bilemez bir halde, “Öyle olmasın, ne olur böyle
bitmesin,” diye çaresizce sızlanırdım. Anlaşamadığımız yegâne kör düğüm buydu
işte.
Her güzel şeyin bir sonu olduğu
gibi, sevgilim, o kafir arkadaşım da günlerden bir gün yine derin bir kedere
kapıldı ve kendi kutsal intiharını gerçekleştirdi. Üzülmememi isteyen, bana
duyduğu o derin hasreti fısıldayan kısacık bir mektup bırakmıştı geride:
“Sevgili arkadaşım, aramızdaki
bu sevgi tamamen gerçektir. Biz, sen ve ben diye iki ayrı parça olmanın
ötesinde, aslında tek bir özüz, biriz. Aramızdaki bu ilişki ve Tanrı ile olan
bağımız dahi tamamen eşittir. Fakat ben, seni kendimden çok sevmeye mecbur
olduğumu nihayet anladım. Seni bu dünyada bırakıp gitmeyi çok istedim ama
başaramadım; zaten bu olamazdı da. Çözüm, sadece benim ölmemi gerektiriyordu.
Bu ölümü asla kabul etmeyeceğini biliyordum. Bilirsin ki, ölüme razı olacak
kadar sana her zaman hak verdim. Doğru olan şey, her zaman senin dediklerindir.
Şimdi ben, bir daha dönmemek üzere bu diyardan ayrılıyorum. Bunu ikimizin
kurtuluşu için yapmalıyım.”
Kafir arkadaşım öldü… Benim
için, benim yerime öldü. Yıllarca arkasından dil döktüğüm, her türlü nasihati
verdiğim, dünyada rahat bırakmadığım o can arkadaşım benim için kendini feda
etti. Benim hayattayken bir türlü başaramadığımı, o ölerek başardı. Gururuna
kapılmış, sahte övünçlerle oyalanıp durmuş olan bense, şimdi yapayalnız,
hayattan tüm zevkini yitirmiş donuk bir gölge gibi kalakaldım.
“Neden bu şekilde olmak
zorundaydı ki? Ölmesine hiç gerek yoktu,” diye kendi kendime söylenip durdum.
“Bunu beraber çözemez miydik? Beraber bir hal çaresi bulamaz mıydık?”
Biliyordum, olmamıştı; belki de bu dünyada hiçbir zaman gerçekleşmeyecek
imkânsız bir istekti bu. Şimdi tamamen yalnızdım. Bir umudum olsa, yaşasam neye
yarardı ki? Aslında gitmesi gereken, bu diyardan silinmesi gereken asıl ben
değil miydim, diye düşüncelere daldım.
O kederle sızıp kalmışım.
Rüyamda arkadaşım yanıma geldi,
yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı:
“Sevgilim, sakın üzülme; ben yapılması gereken en doğru şeyi yaptım. Eğer ben
bu kutsal intiharı gerçekleştirmeseydim, günün sonunda ikimiz birden ölmeyecek
miydik? Bunu senin kendi benliğinle başarman zaten mümkün değildi. Bu tamamen
benimle ilgili, benim çözmem gereken bir husustu. Sen benimle olan
arkadaşlığında gerçekten çok iyiydin, her zaman sadece doğru olanı istedin.
Senin tek razı olamadığın şey, bana olan o büyük aşkın ve benden ayrı kalma
fikriydi. Bunu da sen kendi ellerinle yapamazdın, ancak ben yapabilirdim. İyi
ki de yapmışım; bak, şimdi her şey tamamen yoluna girdi,” dedi ve yavaşça
uzaklaştı.
Gözlerimi açtım. Derin bir kış
uykusundan uyanan coşkulu bir ilkbahar çağlayanı gibi uyandım. “Dünya dedikleri
yer, daha önce de gerçekten böyle zevksiz miydi?” der gibi şaşkınlıkla etrafıma
baktım. Uyandım ama hayat diye içine doğduğum bu ortam artık çok lezzetsiz, çok
tuhaf geliyordu. Her şey tamamen değişmiş ve bütün anlamını yitirmişti. “Yani,
her şey gerçekten sadece bunun için miydi?” dedirtecek kadar içimde büyük bir
boşluk hissi vardı. Bugüne dek aşk üzerine, dünya üzerine çok hikâyeler
duymuştum fakat inan edin, hiçbiri anlatıldığı kadar büyük bir şey değilmiş.
Çok üzüldüm; öyle bir keder ki,
ömrümden uzun yılları alıp götürdü. Bir taraftan içimi kavuran o bitmez hasret,
diğer taraftan hayatın o katlanılmaz zevksizliği… Kendinizi adeta kör bir
zindanda, ağır bir hapis hayatında zannedersiniz. Üzerine destanlar yazılan bu
dünya hayatında, ölüm artık benim için özlenen en büyük mutluluk ve yegâne
kurtuluş umudu haline mi gelecekti?
Neticede gerçek ve ölümsüz
hayat, ölüm denilen o mukaddes ayrılıkla benim için de bir gün tecelli edecek.
Şimdi tek düşüncem; son nefesimi huzurla verip, kafir de olsa o can arkadaşımı
bir kez daha görebilmek adına bu diyardan göçüp gitmektir.
Günün birinde arkamdan,
"Benim için de öldü," derler…
Oradan ötesini ben artık
yazamayacağıma göre, elbet birileri yazar diye düşünüyorum.

Yorumlar
Yorum Gönder