Ana içeriğe atla

Rosebud



Rosebud, gökten yere inmiş bir melekti. Billur cam bir kadeh gibi, içine sadece iyi olan şeyleri almış bir abıhayat çeşmesiydi. O da herkes gibi kırılgan olmasına rağmen, gücünün son raddesine kadar ayakta durmaya çalışmıştı. Gencecik bir talebeydi; geleceğe umutla bakıyordu. Parka bakan, yere kadar camı olan az katlı bir apartman dairesinde günlerini geçirirken, sonbaharın sarı yapraklarının uçuşarak yere düşüşünü seyretmeyi çok seviyordu. Elinde kitapları ve sonsuzluğa uzanan hayalleriyle, soğuk ile sıcak arası hafif bir sonbahar havasında, kaşe trençkotu ve boynunda şalıyla okulunun yolunu tutardı. Yürürken yüzündeki o gülümsemenin ve mutluluğun hiç bitmemesini isterdi. Sevinç ve kahkahalarla okuluna gittiği o güzel günler, tekrar tekrar hayal edilebilecek kadar büyüleyiciydi.

Ancak o günler sanki birden kesiliverdi. Yine de kendini ikna edip olayları zihninde yerine oturtmaya çalışsa da, aklı durmuş gibi her şeyi reddedesi geliyordu.

İçinden şöyle diyordu:

“Bilemiyorum… Hiçbir şey bilemiyorum. Tek bildiğim, şu içimin kaldırma kuvvetinden de artık bıktığım. Sanki bütün bu son olaylarla bir dayanıklılık testinden geçiyor gibiyim. Son zamanlarda uğradığım haksızlıklar ve zulümler hep yapanın yanına kâr kalıyor. Hep ben kötüymüşüm gibi geliyor, kimseye bir şey olmuyor. Onlar da bencilliklerinin bedelini ödemeliler, değil mi? Fakat onlara neden hiçbir şey olmuyor?”

Böyle düşünerek üzülüp duruyordu. İyiler için dünya bir mahzen, bir kâbus yeriydi.

“Sıkıldım… Sıkıldım, bıktım artık! Tanrım beni bir başıma bu insanların arasına atıp terk etti gibi hissediyorum. Bir kedi gibi kendi yaralarımı iyileştirmekten sıkıldım. Yoruldum… Yorgunluğum bu sıkıntılardan…” diyerek boğulduğu o iç savaş, Rosebud'u küçük bir hayale muhtaç kılıyordu. Hayallerine can suyu niyetiyle bakıyordu.

Okulda onun bu halini eğitmeni fark etti. Rosebud'a dönerek, "Yalnızlığın acılarını çekmektense, evinde iki tane balık besler misin?" dedi. "Evdeki canlı hayvan bereketin temsilidir. Ayrıca yalnızlık belasının da savcısıdır."

Rosebud; tatlı, hoş ve söz tutan biriydi. Gönlü gibi yere yakın olan evine bir cam kavanoz ile iki balık aldı. İki taneydiler ve çok ama çok güzellerdi. Onları beslemeye ve seyretmeye doyamazdı. Balıklar kısa sürede evin birer parçası olmuşlardı.

Günler geçti. Bir gün balıkların evciği olan cam kavanoz kırıldı. "Tamam, bir yenisini alır, yerine koyarım," diye düşündü. Bu problemi kolayca halletti, balıklara da bir şey olmamıştı. Yeni kavanozu büyük alınca, "Balıklara bir üçüncü daha ekleyeyim, böylece daha mutlu olurlar," diye içinden geçirdi. Bir balık daha aldı. Son balık mı neden oldu bilinmez ama üçünün de ertesi gün ölümüyle karşılaştı. Balıklar neden ölmüştü? Rosebud bu sorunun cevabını bulamadı, çok üzüldü.

Üzgün bir halde eğitmeninin yanına gitti ve sordu:

"Benim bir suçum var mı bilemiyorum ancak balıklar birden öldüler."

Eğitmeni şöyle dedi:

"Balıklar öldü. Bunun nedeni tam bilinmez ama tek sayılar üçle başlar. Bir, bir sayı değildir. Sen ikinin arasına birini daha koydun. Tekleşmelerini istedin. Onlar ikişer iken sorun yoktu. Bilmelisin ki üç kişi yolculuğu rahat yapamaz. Yolculuğa çıkacaksan iki kişi olmalısın, üçüncüyü katmamalısın. Üçüncü sizi yok edebilir. Sırlar birin ve ikinin içindedir; üçte ise yokluk vardır. Elçiler dahi mektubun gerçek içeriğini bilmezler, onlar sadece mesajı getirirler. Unutma, ne olursa olsun dünyada ayrılacağımız çok şey var. Sevenle sevilen arasına bir üçüncü girerse, aşkın yolu yokluğa varacaktır. Sevmelisin. Bu yolda sadece sevgi insanı taşır. Sevginin şeklindeki çeşitlilik seni aldatmasın."

Eğitmen derin bir nefes alıp devam etti:

"Tanrı, emirlerinin dış tarafına çizgiler koymuştur. Mana aleminde bu çizgileri bulamazsın. Çünkü bir artı bir, iki etmez; onlar yine bir eder. İnsanı bekleyen gizli hazinenin kapısı, ikiliği kaybettiğinde açılır. Üç olunca yokluk meydana gelir. Zahirde ayrı olanlar için ayna vardır. Ayna, maneviyatta cam gibidir. Çünkü ayna gerçeğin aksini yansıtırken kendini sana göstermez. Gördüklerine ayna diye aldanırsın. Sen hiç camın içinde kendini görebildin mi? Cam ise kendini yok ettiği gibi seni de yutar, içine geçirir ve orada yok oluverirsin. İki sevgilinin yok olduğu o cama sır sürüp ayna yapmaya çalışırsan, ayrılık başlamış demektir. Sen 'Aynada görüyorum' dediğinde, kendini bir üçüncü olarak görmeye başlarsın. Bu gördüğün hayaller ne aynanın kendisidir ne de o görünen sen olabilirsin. Bu üçleşme, sizin ayrılığınıza neden olmuştur. Camın ceminde birleşmeyi yeterli sanma. Hayal rüzgârının içine bırak kendini, alıp götürsün. Bir de bakarsın ki sen yoksun, cam da yok… Görüntüler de kaybolmuş. Bir hiçlik içinde kendini aramaya çıktığında, 'Ben neredeyim?' dediğinde; şimdiki zaman, geçmiş ve gelecek zaman erimiş gibi yok olsun. Kaybolduğun yer seni hayata geri bağlamasa da sonsuzluğa kavuşmana neden olur."

Rosebud’un içi susmuştu. Şaşkınlıkla etrafına bakındı. Eğitmeni karşısında yoktu.

Konuştuğu kimdi?

Kendisini de göremiyordu. Çünkü ayna yok olmuştu, cam da yoktu. Yanında kimseler kalmamıştı. Sanki büyük bir boşluk içinde kaybolup gitmişti. Pencerenin önünden sarı sarı yapraklar uçuşmaya devam ediyordu.

Talebelik günlerini düşündü. Zaman geriye dönmüştü. O, geçmişte durduğu yerde aslında gelecekteydi. Ya şimdiki zaman? O ise yoktu.

Evet, yoktu. Şimdiki zamanı hiç yaşamamışlar arasındaydı.

Rosebud, tatlı bir melekti. Tanrı, o meleği yere indirmişti. Kim için ve neden yere indirmişti? Bu sorunun cevabını kendisi de, bu hikayeyi dinleyen de bilmiyordu.

Rosebud, seni çok seviyorum…

 



Yorumlar