"Hastayım, derdime ilaç
arıyorum," diyen bir dostum, günlerden bir gün ilerideki şehre doğru bir
yolculuğa çıkmıştı. Aradan çok uzun zaman geçti; öyle ki biz onun derdini
bırakın, kendisini bile unutmuştuk. Günler sonra çıkıp geldiğinde gözlerimize
inanamadık: O pul pul dökülen cildi, saçkıran olmuş başı ve sedefe benzeyen
hastalıklı bedeni tamamen gitmiş; yerine yirmilik taze bir fidan gibi gencecik
ve sağlıklı bir adam gelmişti.
Ona ne sorduysak, ne
soruşturduysak bir türlü tam bir cevap alamadık. Nasıl bir hekimdi ki,
"Seni adeta bir ay parçası gibi bize yeniden hediye etti?"
dediğimizde çok bir şey anlatamadı. Sadece, "Her şeyi söyleyin ancak
kendinize yalan söylemeyin," demekle yetindi. Bu duruma biraz sinirlendik
ve "Doktora giden insan derdini söyler, başka ne yapar ki?" dedikse
de o yine, "Her şeyi söyle, ancak kendine yalan söyleme," dedi ve
gitti.
İş bu ya, gün geldi dert bizim
de kapımızı çaldı; bir evladımız vardı ve amansız bir derde düşmüştü.
Bulunduğumuz ildeki tabiplerin en mahirleri bile bu derde bir çare bulamadılar.
Kader, bize de onu o ilerideki gizemli şehre götürmekten başka bir çare bırakmadı.
Adının "ileri şehir"
olduğuna bakmayın; yolu yola benzemiyordu, hiçbir izi yoktu ve yeri tam olarak
bilinmiyordu. Sora sora, ancak bilenlerin yardımıyla ilerledik. Karanlık
ormanın sarmaşıklı yollarından geçerek, ulu bir dağda olduğu söylenen o tabibe
giden bir yol bulup ulaşmaya çalıştık. "Böyle ileri bir şehrin yolu hiç
böyle olur mu?" demeye bile fırsatımız kalmıyordu; çünkü evladımızın derdi
gözümüzü kör, gönlümüzü mahzun ediyordu. Düştük yoluna… Yorgunluğa ve eziyete
hiç aldırmadan, akan terlerimizin kokusunu misk niyetine teneffüs ederek
sonunda kendimizi karanlık bir mağaranın önünde bulduk.
Her şey mi değişmişti, yoksa
biz mi boyut değiştirmiştik, bilemiyorduk. O yorgun halimizle bir de baktık ki
karşımızda incilerle, mercanlarla süslü bir saray duruyordu. Camdan bir kapısı
vardı ve içerisini tamamen gösteriyordu. "Kapı yok" derdiniz; çünkü
içeriye girmek istediğinizde ne tutacağı ne de kanadı olan, tuhaf bir engelle
karşılaşıyordunuz.
Tam o anda kapı aniden açıldı
ve içeriden dünya güzeli bir vildan (saray görevlisi genç) çıktı. Bize karşı
öyle bir eğildi ki, sanki karşımızda tüm cihan eğiliyordu. Bütün yorgunluğumuz
bir anda kaybolmuştu. Hayran hayran ona bakarken bize, "Hoş geldiniz, sizi
bekliyorduk," dedi.
Hani bizden onlara haber
uçuracak bir cihazımız ya da önceden verilmiş bir ihbarımız yoktu; fakat
bizleri bilmesine taaccüp edip (şaşırıp) kalmışken, "Sizler bu holde
bekleyin, evladınızı içeriye biz alacağız," diye ekledi. Kimselere
bırakmaya kıyamadığımız evladımızı, şifa bulsun diye istemeye istemeye onlara
teslim ettik. Bizler, yorgun sular gibi olduğumuz yere yayılıp kaldık;
evladımız ise içeriye doğru gidiyordu.
Biz dışarıda beklerken, ruhumuz
tedirgin olmasın diye hayalimizde evladımızı görür gibi olduk. Bakarken bir de
ne görelim; onun zifiri bir karanlığın içine düştüğünü, nefesi boğula boğula
ilerlediğini görüyordum. Korkudan titreyen halsiz vücudu iyice yıpranmış
olmasına rağmen, mecburen ileride kendine gösterilen parlayan ışığa doğru
yürüyordu; sanki buna mahkûm gibiydi. Sıkıntıdan kurtulmak ümidiyle epeyce
yürüdü. Sonunda o ışık büyüdü, geniş bir alana açıldı ve ışığın içinde bir adam
belirdi. Eski püskü elbiseler, çaputlar sarılmış bedeniyle her yerinden kan ve
irin akan, inleyen bir hasta duruyordu karşısında. Bizim evlat, "Hasta
olan ben miyim, yoksa ona mı acımalıyım?" der gibi kalakaldı.
"Tabîb-i Hâzık dedikleri bu ise, kendine hayrı yok, bana ne faydası
dokunur?" diye mırıldandı. Bu manzara evladın gönlüne büyük bir hüzün
akıttı. "Çektiğim bu kadar sıkıntı, kendine derman olamayan birinden
derman bulmak için miydi?" diyerek oracıkta yere yığıldı ve kendinden
geçti.
Aradan bir hayli zaman
geçtikten sonra nihayet gözlerini açtı.
"Kalk evladım kalk, umduğunu bulamadın mı?" diyen bir ses duyarak
aklını başına devşirdi. Ne söyleyebilirdi ki? Gelmişti bir kere, dönüşü kendi
elinde olmayan bir gelişti bu. Doğrulup kalktı.
Karşısındaki zat, "Söyle bakalım, 'Derdim var' diye gelenlerin yeridir
burası," dedi. Evlat başladı derdini anlatmaya.
Tabip dinledi ve sordu:
"Anlattığın bu derdi doğru anlattığına emin misin? İnsan başkasına yalan
söyler de, kendine yalan söylemesi değil midir derdini asıl artıran?"
Evlat şaşırıp başladı yine anlatmaya. Tabip ise üzerinden dökülen binbir dert
emaresiyle, "Bak, bu derdi bilen biri var, o senin anlattığın şekilde
hasta olmadı," diyerek yine itiraz etti.
Bizim evlat anlatıyor, tabip
ise sürekli ona karşı çıkıyordu. En sonunda evlat isyan etti: "Ben yalan
söylemiyorum! Benim bu derdimi benden başka kim bilebilir ki?" diye
haykırdı. Tabip onu şöylesine bir süzdü ve "Ben," dedi.
"Nasıl olur, sen benim yanımda hiçbir vakit yoktun ki!"
Tabip gülümsedi ve şöyle dedi:
"Görmüyor musun; sende bir dert varsa, bende bini var. Ben senin derdini
bizzat yaşıyorum, nasıl olduğunu biliyorum. Sen ise hâlâ ısrar ediyorsun; şöyle
böyle diyerek kendi inanmadığın bir hikâyeyi bana anlatıyorsun. Sen önce
kendine yalan söylemeyi bıraksana!"
Evlat yine de doğruluğunu iddia
edince tabip, "Öyle ise benimle gel," dedi. Onu camlarla ve aynalarla
dolu gizemli bir odaya götürdü. "Şimdi burada kendine bir baksana,"
dedi. Evlat odaya baktığında kendini bir türlü bulamadı. Çünkü odada tıpkı
kendisine benzeyen fakat kendi olmayan binlerce suret vardı. Tabip,
"Konuş," dedi. Evlat konuşmaya başladığında, camların ve aynaların
öyle büyük bir sırrı vardı ki, evladın ağzından çıkan tek bir "âh"
sesinin kırk bin farklı şekilde aksini (yankısını) duydu; o kendi olan ve kendi
olmayan binlerce kişinin suretinden… Bizim evlat orada bağıra bağıra ağladı,
hıçkırıklara boğuldu. Onun bu feryatlarına tabip dönüp bakmıyordu bile. En
sonunda evlat yorgunluktan yere yığılıp kaldı.
Tabip ona acıdı, elindeki
asasını evlada doğru uzattı: "Buraya kadar geldin, burası büyük kapıdır ve
seni buradan eli boş göndermek bize yakışmaz. Al bu asayı ve kır şu
aynaları!" dedi. Evlat büyük bir hırsla, bağıra bağıra aynaları kırmaya
başladı. Aynalar kırıldı, camlar un gibi etrafa dağıldı; oda bembeyaz bir
örtüye bürünmüştü. Bir anda etrafta muazzam bir manzara, güzel bir dünya
belirdi; her şeyin bittiği denilen yerde yepyeni bir alem açılmıştı. Her şey
yok olmuş, tabip ile evlat baş başa kalmıştı.
Tabip şefkatle gülümsedi:
"Evlat, tamam oldu," dedi. "Sana son sözüm şudur: Başkasına
değil, kendine yalan söylemeyi terk etmediğin ve o sahte benliğini kırmadığın
müddetçe asla iyileşemezsin. Sen tabibin üzerindeki eksikliği, yaraları görme;
tabiplik bilmekten çok, çekmekle kazanılır. Yaşamadığını hiç kimse bilemez. Sen
sadece kendine dürüst ol. Şifa da sende gizlidir, sıhhatte… Dışarıdan gelen her
şey, sadece sende olan o cevheri açığa çıkarmak içindir. Zaten sende olmayan ve
senin de kabul etmediğin o şeyleri bulmak istemen değil miydi seni buralara
kadar getiren? Haydi git artık, selamet yurdu uzakta değil."
Sanki olan biten hiçbir şey
yokmuş gibi, bir suyun başında, güneşin sıcak ışıklarını tenimizde hissede
hissede hep beraber uyandık. Ne o gizemli şehir vardı ortada ne de başka bir
şey… Evlat derin bir uykudan uyanmış gibi gözlerini ovuşturuyordu. Ağzından ise
sadece şu sözler dökülüyordu:
"Her şeyi söyle, ancak kendine yalan söyleme…"
Ve böylece, döndük yine hikâyenin en başına…

Yorumlar
Yorum Gönder