Tanrıyı çok seven bir çoban vardı. Kendi garip dünyasında, onunla konuşur, gevezelik yapardı. Her gün olur olmaz basit şeyleri, ona sunar, bundan da çok sevinirdi. Şansı yaver gitmiş, Tanrı, ona misafir olacağını söylemişti. Çoban o güne kadar hayal edemeyeceği tatlı sözlü sevdiğine kavuşacaktı… Bir perde gerisinde görüştüler. Çoban’ın gevezeliği tuttu. O kadar çok konuşmuştu ki, Tanrı, “biraz dur, sus” diyecek kadar…çoban durdu ve burasının edep ve sessizlik makamı olduğunu hatırladı... Duymuştu “Sukütumuzdan anlamayan sözümüzden ne anlar”, deyişini… İlk defa buluştuğu Tanrının yanında çok konuşmuştu….uyarı gelince durdu ve o da dinledi. Çoban olduğu aklına geldi... Çoban nerden bilsin edebi irfanı, susmayı…ancak kalbine bir ağırlık çöktü. Keşke hiç olmasaydı bu durum, dedi ve ölmeyi istedi. Ölmek bir kurtuluş olurdu…yine de ölmeyi beceremedi… O gün çoban, akşama kadar misafir edeceği Tanrısıyla sözleşmişti…gündüzünden düşünmüştü…Tanrı...
