Kara Şeyh’in; zikre sadık, sohbete daim, fikri saf ve gönlü güzel bir dervişi vardı. Şeyhi onu bu haliyle çok severdi; fakat henüz ham olduğunu, pişmesi gerektiğini bildiğinden bir gün onu tekkeden kovuverdi. Derviş, bu ani kovuluşun nedenine bir türlü mana veremedi. Üstelik artık ne tekkeden içeri girebiliyordu ne de gidecek bir yeri vardı. Kendi kendine, "En iyisi beni hiç tanımayan bir yer bulup oraya sığınmak; böylece hem gizlenir hem de geçimimi sağlarım," diye düşündü. Kendisini tanırlar diye camiye gidemezdi; medrese ise "cahil bir sofu" diyerek onu zaten kabul etmezdi. Geriye kala kala tek bir yer kalmıştı: Meyhaneci Kirkor’un mekanı. Kirkor sert ve pek konuşmayan bir adamdı. Kapısına gelen dervişin yıkılmış ve üzgün halini görünce, "Ne işin var burada?" diye sormadan, "Git arkaya, bulaşıklar seni bekliyor," dedi. Derviş, meyhanede yarı aç yarı tok ve hüzün içinde günlerini geçirmeye başladı. Zamanında "günah" gözüyle baktığ...
