Bacasından nur gibi dumanlar saçarak, çılgın düdüklerini haykıra haykıra istasyona doğru yol alan, gelen ve giden bir “Kara Tren” vardı… O kara tren, bizim diyarımıza hep gece vakti uğrar, zifiri karanlıkta biraz eğlenirdi. Adeta bir ihtiyaç varmış gibi durur, sonra yine yoluna devam ederdi. Ben ise gecenin köreldiği o ıssız saatlerde tepede onu bekler, doyumsuz gözlerle bakar dururdum. İçimden, “Ne olurdu,” derdim, “Bu tren bir gün gündüze kalsa da makinistini bir kez olsun görebilsem…” Bunu düşünerek ağladığım zamanlar da olurdu. Koca trenin her gün saatini hiç şaşırmadan gelişi ve gidişi, beni adeta tüketme noktasına getirmişti. Ancak dualarım kabul olmuştu. Olmuştu ki, tren bu cuma gecesi durdu ve gitmedi. Ne güzel, tren durmuştu! Sonunda o çok merak ettiğim insanı görecektim; o kara lokomotifte tren katarlarını peşinden sürükleyen, o makinisti… Onu hayal ediyordum: Onca vagonu peşine takan o devasa lokomotife can verdiğine göre, çok kuvvetli biri olmalıydı. Gün ağardı....
