Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Santurun Kırık Penceresi

  Sonsuz sevdam… Nasılsın? Zamanı unuttum, sorma, hatırımda değil kaç mevsim geçti, "Benim için hiç şarkı yazmadın" dediğin o gün, Bir hançer gibi saplanmıştı ya,  hani göğsüme... İşte o gün dondu zaman, Taşlaştı kalbim, bir heykele döndü bedenim. Elim varmadı kaleme, Dokunamadım cennet çalgısı santurama, Sustum… sustum ve yok oldum.   Dün bir mektup geldi senden, Çölde kuruyan bir çiçeğin suya hasret canı gibi, Sana koşmak, sana akmak istedim yeniden. Yaşıyor diyorlar benim için, evet, nefes alıyorum ama Hayat nasıl bir şeydi, inan unutmuşum sevgilim… Dün ayıkınca anladım. Ne çok özlemişim seni, "Nerelerdeydin?" der gibi bakan o sitemkar gözlerini.   Bu sabah kalktım, Odanın köşesinde akordu bozuk duran o yalnızlığa, Yani cennet çalgısı santuramın önüne diz çöktüm. Bir teline bile dokunmaya kıyamadığım o tellere vurdum yavaşça, Nameleriyle içim yoğruldu, eridi, yumuşacık oldu. Ben sevgiyi bilmez bir adam değildim elbet, Ama sen olunca...

Ferraş Dede...Süpürgeci Dede

  1.BÖLÜM Geceleri dondurucu soğuğu, gündüzleri ise kavurucu kuraklığıyla bilinen o eski memlekette, kendi halinde, meczup bir dede yaşardı. Bütün işi gücü, sokaklardaki çöpleri toplamaktı. Hayatta tek bildiği, annesinin küçükken elinden tutup götürdüğü, o şeyhiydi. Onu canından çok severdi. Oğlunun bu süpürme işiyle ömür tüketmesi annesini her ne kadar üzse de, dede, elinden süpürgesini hiç düşürmez, her yeri köşe bucak temizlerdi. Annesi sürekli arkasından söylenirdi: "Oğlum, bu koca sokaklar, bu devasa meydanlar süpürmeyle temizlenir mi? Bırak artık şu işi." Ama kalbine düşen o aşk, bu sevdadan vazgeçer miydi hiç? Elinde süpürgesiyle her gün sokakları adımlar dururdu. Akşam karanlığı çökünce de kuytuda kalmış, cemaati az küçük bir mescide gider, orayı pırıl pırıl yapana kadar süpürür ve silerdi. Sonra da görevini hakkıyla bitirmiş bir memur edasıyla evinin yolunu tutardı. Mahallenin çocukları, onun geçeceği saatleri bildikleri için inadına çöpleri sokaklara saçarlardı. Ded...

Rosebud

Rosebud, gökten yere inmiş bir melekti. Billur cam bir kadeh gibi, içine sadece iyi olan şeyleri almış bir abıhayat çeşmesiydi. O da herkes gibi kırılgan olmasına rağmen, gücünün son raddesine kadar ayakta durmaya çalışmıştı. Gencecik bir talebeydi; geleceğe umutla bakıyordu. Parka bakan, yere kadar camı olan az katlı bir apartman dairesinde günlerini geçirirken, sonbaharın sarı yapraklarının uçuşarak yere düşüşünü seyretmeyi çok seviyordu. Elinde kitapları ve sonsuzluğa uzanan hayalleriyle, soğuk ile sıcak arası hafif bir sonbahar havasında, kaşe trençkotu ve boynunda şalıyla okulunun yolunu tutardı. Yürürken yüzündeki o gülümsemenin ve mutluluğun hiç bitmemesini isterdi. Sevinç ve kahkahalarla okuluna gittiği o güzel günler, tekrar tekrar hayal edilebilecek kadar büyüleyiciydi. Ancak o günler sanki birden kesiliverdi. Yine de kendini ikna edip olayları zihninde yerine oturtmaya çalışsa da, aklı durmuş gibi her şeyi reddedesi geliyordu. İçinden şöyle diyordu: “Bilemiyorum… Hiç...