Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Rosebud

Rosebud, gökten yere inmiş bir melekti. Billur cam bir kadeh gibi, içine sadece iyi olan şeyleri almış bir abıhayat çeşmesiydi. O da herkes gibi kırılgan olmasına rağmen, gücünün son raddesine kadar ayakta durmaya çalışmıştı. Gencecik bir talebeydi; geleceğe umutla bakıyordu. Parka bakan, yere kadar camı olan az katlı bir apartman dairesinde günlerini geçirirken, sonbaharın sarı yapraklarının uçuşarak yere düşüşünü seyretmeyi çok seviyordu. Elinde kitapları ve sonsuzluğa uzanan hayalleriyle, soğuk ile sıcak arası hafif bir sonbahar havasında, kaşe trençkotu ve boynunda şalıyla okulunun yolunu tutardı. Yürürken yüzündeki o gülümsemenin ve mutluluğun hiç bitmemesini isterdi. Sevinç ve kahkahalarla okuluna gittiği o güzel günler, tekrar tekrar hayal edilebilecek kadar büyüleyiciydi. Ancak o günler sanki birden kesiliverdi. Yine de kendini ikna edip olayları zihninde yerine oturtmaya çalışsa da, aklı durmuş gibi her şeyi reddedesi geliyordu. İçinden şöyle diyordu: “Bilemiyorum… Hiç...

Tabip Hakkı

    Bir zamanlar, bir şehirde, Tabip Hakkı isimli biri vardı. İhtisası, dahiliye idi. Aslında dahiliyenin de dahiliyesi olan tedavi usullerini bilirdi. Ancak bu tabibin yüzünde siyah bir tül peçe bulunurdu. Dedikodu edenlere göre çok çirkinmiş (!) Çünkü çirkin surete insanlar pek sabredemez. Gerçekten     çirkin midir, bilmiyoruz, bu husus hala muammadır.   Yine de insanlar, ondan daha iyi   hastalıklardan anlayan bir tabip bulamadıklarından     ona giderlerdi. Tabip Hakkı, hastalarını tedavi eder, ücret olarak kapısındaki köpeğine bir öğün miktarı yiyecek bırakmalarını isterdi Bu sanıldığı gibi et falan değil, yal denen bulamaç -o da olmazsa yemek artığı bir şey de olabilirdi Hastalar ucuz ücret alan tabip olduğunu bildiklerinden hep ona gelirler, muayene olurlardı. Sonra da kolayından, ücret olarak köpeğinin önüne bahsedilen nevaleyi bırakırlardı. Şimdi, ben sizin yerinize sormuş olayım, acaba bu insan ne yer ne içer? Gerçekten, Tabip ...

Toprağım, Ah Ayna mı Oldun?

    Tekkede çirkin yüzlü bir derviş vardı. Geçirdiği günleri çekilir değildi. Arkadaşları onu hiç sevmediler, sonunda tekkeden kovuvermişlerdi… Dervişin son sığınağı olan tekkede kapılarını kapatmıştı… Sohbetlerinde merhametten, sevgiden, aşktan bahseden şeyh, bu durumu görmezden gelmişti... Derviş,… ” Ey Allahım, hiç acımadın mı? Sevgi nişanesi dediğin dostların bana sahip çıkmadı ve kovdular” diyerek dağlana dağlana yollara düşmüştü. Dostu yoktu, evler zaten kapalıydı. Kimsesi yoktu… Hayata küstü, son sığınacak bir yer aradı, derviş ölümü beklermiş gibi, mezarlığa gitti. Eski bir lahdin içine sığındı. Günler geçer mi, geçiyordu. Ziyaretçileri de vardı. Kimlerdi? Uyuz köpeklerdi. Soğuk günlerini kabirde onların sıcağına sığınarak beraber geçirirdi. Ana rahmindeki bebekler gibi, toprağın sıcaklığını hissettikçe gönlüne bir ferahlık gelir “aşkım, sevgilim” diye sarmalanırdı. Toprağa çok muhabbet duymuştu. Nasıl duymasın, çirkinliğini yüzüne vurmayan kadim dost...