Zamanın içinde bakılmaz çirkin yüzü ve güzel sesiyle bir köle vardı. Aydınlıkta itilir, karanlıkta biraz sevilirdi. Efendisi gece onunla sohbet eder, ancak aydınlıkta, sözü dahi ağzından çıkamadan boğazında bırakırdı. "Gözüm görmeye dayanamıyor," derdi. Öyle de olsa, sahibi bu inanılmaz dertten dolayı köle pazarında onu satışa çıkarırdı. Kim aydınlıkta çirkin köleyi alırdı ki? Almadıkları gibi, duyduğu aşağılık sözler yüzünden, sürekli üzülerek evine dönerdi. Evi de ev olsa; ahırdan dönme bir yer soğuktan korumaz, yazın sıcaktan yatılmazdı. Köle bu şekilde dünyaya geldiğine mi, yoksa değişmeyecek kaderine mi, sorgusuz neye üzüleceğini bir türlü bilmezdi. Köle, geceyi çok severdi. "Gecelerim, vefalı gecelerim… derdimi unutturan kara gecelerim…" der, gecenin karasına gönlünü katardı. Zifiri karanlıkta o kadar şevke gelirdi ki, Mecnun onun söylediklerini hiç söylememişti. İçi deşilir, harflerini kelimelere okur, kendinden geçerdi. Bilir miydi, bilmez miydi, ayaklar...
