Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Bitmeyen Sevgi İmlası...Parunak Narine

Kara Şeyh’in; zikre sadık, sohbete daim, fikri saf ve gönlü güzel bir dervişi vardı. Şeyhi onu bu haliyle çok severdi; fakat henüz ham olduğunu, pişmesi gerektiğini bildiğinden bir gün onu tekkeden kovuverdi. Derviş, bu ani kovuluşun nedenine bir türlü mana veremedi. Üstelik artık ne tekkeden içeri girebiliyordu ne de gidecek bir yeri vardı. Kendi kendine, "En iyisi beni hiç tanımayan bir yer bulup oraya sığınmak; böylece hem gizlenir hem de geçimimi sağlarım," diye düşündü. Kendisini tanırlar diye camiye gidemezdi; medrese ise "cahil bir sofu" diyerek onu zaten kabul etmezdi. Geriye kala kala tek bir yer kalmıştı: Meyhaneci Kirkor’un mekanı. Kirkor sert ve pek konuşmayan bir adamdı. Kapısına gelen dervişin yıkılmış ve üzgün halini görünce, "Ne işin var burada?" diye sormadan, "Git arkaya, bulaşıklar seni bekliyor," dedi. Derviş, meyhanede yarı aç yarı tok ve hüzün içinde günlerini geçirmeye başladı. Zamanında "günah" gözüyle baktığ...

Aşk-ı Pir: Gün ve İsmail

"Kadında belirli, donmuş bir güzellik heykeli ya da kuru bir hayal mevcut değildir. Kadın, aşkın bizzat kendisidir, onun yeryüzündeki tecellisidir." — Semiha Cemal Zamanın ve mekânın sustuğu ulu bir dağın eteklerinde İsmail , gözlerini zirvedeki ulu ışığa, yani kendi  "Gün" üne dikmiş, sessizce bekliyordu. Ruhunu kutsal metinlerin ilhamına yaslamıştı. Gözler kalbe, kalp göze yansır derlerdi ya; o da tam bu eşikteydi. Bir pervane zarafetiyle kalbinin sayfalarını araladı, aşkın ziyanı gördü ve kendini gözünü kırpmadan o ilahi alevin içine attı. Vücudunu sızlatan bir ateşle yanarken, ömründe hiç tatmadığı muazzam bir zevkin deryasına daldı. O sırada dağın doruklarından, Gün’ün o her şeyi kuşatan sesi yankılandı: “Yan, ama tütme!.... Yan, ama tütme!” İsmail, acının içindeki o sonsuz hazzı yudumlayarak fısıldadı: “Benim gibi yanan bir vücut toprak olamaz. Ben ölsem bile içimdeki bu aşk, asırları devirecek kadar kuvvetlidir. Çünkü bu ateşi ben icat etmedim, onu ...

Santurun Kırık Penceresi

  Sonsuz sevdam… Nasılsın? Zamanı unuttum, sorma, hatırımda değil kaç mevsim geçti, "Benim için hiç şarkı yazmadın" dediğin o gün, Bir hançer gibi saplanmıştı ya,  hani göğsüme... İşte o gün dondu zaman, Taşlaştı kalbim, bir heykele döndü bedenim. Elim varmadı kaleme, Dokunamadım cennet çalgısı santurama, Sustum… sustum ve yok oldum.   Dün bir mektup geldi senden, Çölde kuruyan bir çiçeğin suya hasret canı gibi, Sana koşmak, sana akmak istedim yeniden. Yaşıyor diyorlar benim için, evet, nefes alıyorum ama Hayat nasıl bir şeydi, inan unutmuşum sevgilim… Dün ayıkınca anladım. Ne çok özlemişim seni, "Nerelerdeydin?" der gibi bakan o sitemkar gözlerini.   Bu sabah kalktım, Odanın köşesinde akordu bozuk duran o yalnızlığa, Yani cennet çalgısı santuramın önüne diz çöktüm. Bir teline bile dokunmaya kıyamadığım o tellere vurdum yavaşça, Nameleriyle içim yoğruldu, eridi, yumuşacık oldu. Ben sevgiyi bilmez bir adam değildim elbet, Ama sen olunca...