Rosebud, gökten yere inmiş bir melekti. Billur cam bir kadeh gibi, içine sadece iyi olan şeyleri almış bir abıhayat çeşmesiydi. O da herkes gibi kırılgan olmasına rağmen, gücünün son raddesine kadar ayakta durmaya çalışmıştı. Gencecik bir talebeydi; geleceğe umutla bakıyordu. Parka bakan, yere kadar camı olan az katlı bir apartman dairesinde günlerini geçirirken, sonbaharın sarı yapraklarının uçuşarak yere düşüşünü seyretmeyi çok seviyordu. Elinde kitapları ve sonsuzluğa uzanan hayalleriyle, soğuk ile sıcak arası hafif bir sonbahar havasında, kaşe trençkotu ve boynunda şalıyla okulunun yolunu tutardı. Yürürken yüzündeki o gülümsemenin ve mutluluğun hiç bitmemesini isterdi. Sevinç ve kahkahalarla okuluna gittiği o güzel günler, tekrar tekrar hayal edilebilecek kadar büyüleyiciydi. Ancak o günler sanki birden kesiliverdi. Yine de kendini ikna edip olayları zihninde yerine oturtmaya çalışsa da, aklı durmuş gibi her şeyi reddedesi geliyordu. İçinden şöyle diyordu: “Bilemiyorum… Hiç...
