Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Kara Tren Yolunda....

  Bacasından nur gibi dumanlar saçarak, çılgın düdüklerini haykıra haykıra istasyona doğru yol alan, gelen ve giden bir “Kara Tren” vardı… O kara tren, bizim diyarımıza hep gece vakti uğrar, zifiri karanlıkta biraz eğlenirdi. Adeta bir ihtiyaç varmış gibi durur, sonra yine yoluna devam ederdi. Ben ise gecenin köreldiği o ıssız saatlerde tepede onu bekler, doyumsuz gözlerle bakar dururdum. İçimden, “Ne olurdu,” derdim, “Bu tren bir gün gündüze kalsa da makinistini bir kez olsun görebilsem…” Bunu düşünerek ağladığım zamanlar da olurdu. Koca trenin her gün saatini hiç şaşırmadan gelişi ve gidişi, beni adeta tüketme noktasına getirmişti. Ancak dualarım kabul olmuştu. Olmuştu ki, tren bu cuma gecesi durdu ve gitmedi. Ne güzel, tren durmuştu! Sonunda o çok merak ettiğim insanı görecektim; o kara lokomotifte tren katarlarını peşinden sürükleyen, o makinisti… Onu hayal ediyordum: Onca vagonu peşine takan o devasa lokomotife can verdiğine göre, çok kuvvetli biri olmalıydı. Gün ağardı....

Gün, Güneşli Olmalı

Dünyamız bazen gece yüzünü giyer; bu tıpkı siyah çoraplar gibi, vakti gelince ayaktan çıkarılacak bir şeydir. Geçicidir. Bu yüzden üzülmemek ve ısrar etmemek gerekir. Derviş, bir gün bunalmış, tekkede sızlanıp duruyordu. "Olmaz, bu kadarı da yetmez mi?" dediği işler peş peşe gelmişti. Normalde bir şey olduğunda alttan almak ve şefkatli davranmak onun âdetiydi. Ancak arkadaşları çok arsızdı, sanki birer derviş değillerdi; adeta şeytanla hoşbeş eden bir eşkıya tayfası gibiydiler. Gününü karartan olayların ardı arkası kesilmezdi. Her gün, bir baskı makinesinden çıkan kopya kâğıtları gibi tekrar tekrar aynı şeyleri yaşardı. Derviş sonunda karar verdi: "Onlar değişmiyorsa, ben değişeyim," dedi. Fakat demekle değişilmezdi ki... Derviş, gönül bahçesinin nadide gülüydü. Üzüntülü bir halde çile hücresine çekildi. Kendi içine döndü. İçinden gelen sesi dinledi; artık "tamam" dediği şeyleri yapacaktı. Ses; yazmanın da ötesinde, kalbe şifa, gönle devadır. Cebrail...

Melek Suyu

Toprak adamı bir kuyuya düşmüş, bahtına küsmüş ve artık çıkmaktan vazgeçerek öylesine duruyordu. Üzgün bir halde otururken aniden üzerine bir ışık düştü… “Gün kuyuda da doğar mı?” dedi kendi kendine. Kaç zamandır gökyüzünden bir ışık görmemişken, “Bu ışık güneşten olamaz,” diye düşündü. Meğer kuyuya bir melek inmişti. Melek ona, “Neden üzülüyorsun?” diye sordu. “Kimse gelmedi diye mi? Bak, ben geldim.” Sonra tatlı sesiyle öyle güzel sözler sarf etti ki: “Sen benim dostum, tek arkadaşım, tek sırdaşımsın,” dedi. Toprak adamı sustu; öylesine donmuş gibi, sadece dinledi. Meleğin o güzel sözleri, adamın yüreğinde akan gizli kan ırmağını, tıpkı Musa aleyhisselamın asasını Nil’e vurduğu an gibi berrak sulara döndürdü. Tanrı huzurundan yeryüzüne inmeye mecbur kalan bu melek, “Burada seninle durur, ışığımı seninle paylaşırım,” dedi. Sohbet ilerledikçe melek öyle bir hale geldi ki, içinde barındırdığı o sonsuz sevgiyle birdenbire su halini alıp kuyuyu doldurmaya başladı. Önceden kuyuya n...