Bacasından nur gibi dumanlar
saçarak, çılgın düdüklerini haykıra haykıra istasyona doğru yol alan, gelen ve
giden bir “Kara Tren” vardı… O kara tren, bizim diyarımıza hep gece vakti
uğrar, zifiri karanlıkta biraz eğlenirdi. Adeta bir ihtiyaç varmış gibi durur,
sonra yine yoluna devam ederdi. Ben ise gecenin köreldiği o ıssız saatlerde
tepede onu bekler, doyumsuz gözlerle bakar dururdum. İçimden, “Ne olurdu,”
derdim, “Bu tren bir gün gündüze kalsa da makinistini bir kez olsun
görebilsem…” Bunu düşünerek ağladığım zamanlar da olurdu. Koca trenin her gün
saatini hiç şaşırmadan gelişi ve gidişi, beni adeta tüketme noktasına
getirmişti. Ancak dualarım kabul olmuştu. Olmuştu ki, tren bu cuma gecesi durdu
ve gitmedi. Ne güzel, tren durmuştu!
Sonunda o çok merak ettiğim
insanı görecektim; o kara lokomotifte tren katarlarını peşinden sürükleyen, o
makinisti… Onu hayal ediyordum: Onca vagonu peşine takan o devasa lokomotife
can verdiğine göre, çok kuvvetli biri olmalıydı.
Gün ağardı. Rayların üzerinde
karalar bağlamış bir lokomotif ve peşinde katar katar vagonlar duruyordu.
Dikkatle bakıyordum. Lokomotiften biri indi. Yüzünü isler hafifçe perdelemiş,
terin aktığı çizgiler yüzünde adeta bir hurufat tablosu çizmişti. İnen kişiyi
görünce çok şaşırdım. Bu devasa treni bu ihtiyar mı yürütebilir, dedirtecek
kadar yaşlı biriydi. Kendi kendime, “Olsun, her gün bu tren buradan geçip
gidiyorsa, bu ihtiyarda gizli bir kuvvet vardır,” dedim. Koştum; yıllar
geçirmiş, hasret çekmiş ve sonunda sevgilisine kavuşmuş bir âşık gibi,
“Efendim!” diyerek eline sarıldım.
Şöyle bir öfkelendi ve “Dur!”
dedi. Durur muydum? Vardım, elini öptüm… “Neyse…” dedi, biraz eğlendi. Sonra
“Oturalım,” der gibi bir kenara çekildi. Orada, sükûtun dahi konuşmadığı,
zamanın durduğu bir anı baş başa geçirdik.
Gözümü açtığımda güneş,
ışıklarını üzerimize çevirmiş, sanki bize can vermeye çalışıyordu. İhtiyar
makinist dile geldi:
"Ey Can, her gece buradan geçerken gözlerinden çıkan o ışığı görmediğimizi
mi sanıyorsun? Bizi burada aslında sen durdurdun. Şu trendeki insanların da
elbet bekleyenleri var ama senin beklediğin bambaşka biriydi. Bir hayalin
vardı; o hayalin gerçek olsun istedim. 'Nasıl biri?' diye merak ettiğin o kişi
benim işte. Hiç de beklediğin gibi biri değilim, değil mi? Fakat bu tren
bizimle yol alır, bizimle durur. Bu bizim işimizdir. Biz o ateşin önünde ter
dökerken, gönlümüzle orada durur, bir an bile gaflet etmeyiz. Uyumak bize
haramken, sırtımıza aldığımız o vagonlarda ne büyük aşklar yaşanır… Gurbetin
acısıyla pişmiş ayrılıklar, vuslat şarkılarıyla memleket memleket hicret eder.
Hayalinin alamayacağı kadar çok sevda ve hicran vardır bu vagonların içinde.
Her birinde unutulmaz bir seferim oldu; 'Yurduma kavuştum!' sevincine varan
güzellikler de, ayrılık acısı çekenlerin yürek ateşleri de burada duyulur.
Her şeyiyle yolculuk güzeldir Ey
Can. Fakat sonuçta hepsi vagonda kalır, katar kendini alır ve çekip gider. Biz
ise o isli ocağın karşısında, parlak dumanlara karışmış gözlerimizle bu
mutluluğu seyretmekten sadece huzur duyarız. Ne var ki, kara trenin makinisti
bir gün ölürse hiçbir yolcusu onu tanımaz; arkasından sadece 'Bir garip öldü,'
derler. İşte Ey Can, o ölülerden biri benim dedemdi. Şimdi ise biziz… İs kokan
cehennem zebanileri sevilir mi hiç? Sevilmez… Biz de onlara biraz benziyoruz,
değil mi?
Ey Can, sen trene ve onun
yoluna âşık ol. Sen treni ve yolunu sev ama bize sakın gönül verme. Bizim
işimizde ateş var, yorgunluk var, insana ızdırap veren dertler var. Her ocağın
yanışında odun ve kömür, ciğerimize birer ateş düşürür. Buhar olan o ateşin
sesinde; 'Yanda gör, tütte gör, seyret de gör,' der hayat. Sevinçler vagonda
vuslat demlerini yudumlarken; söyle, orada yanan biz miyiz, ağlayan yine biz
miyiz? Ey Can, hikâyemiz hep aynı şekilde tekrar eder durur. Sen gel,
heveslenme bu işimize. Var, sen de bir yolcu ol. Nasıl olsa seni de menziline
götürecek bir kara tren bulunur."
Sözler bitmezdi ama bilgece bir
susuşla durdu ihtiyar. Gördüğüme sevineceğim derken, içime kapkara bir üzüntü
düştü. Anladım ki, bu hal benim bildiğim, dışarıdan hayal ettiğim gibi
değilmiş. Var git yoluna kara tren… Katar katar akarken tepeden seyrettiğim o
güzellik, meğer göründüğü kadar hoş değilmiş.
Başlamışken biten sözlerin, o
yeniden başladığı yerde içimi derin bir hüzün kapladı. Tren tarafından gelen
acı bir düdük sesi ve aniden canlanan buhar, ayrılığımıza işaret oldu. İhtiyar
gidiyordu, bense arkasından bakakaldım. Hani peşinden gitmek istediğim o
aşklar, hani o büyük sevdalar? Demek ki… Hiçbiri düşündüğüm gibi değilmiş.
"Kara tren, sen yolunu
değiştirmedin ama bu duruşunla beni değiştirdin. Makinist olacağıma, belki
yolcu vagonunda seni takip edebilirim diyecek kadar aciz olduğumu bana
öğrettin," dediğim sırada…
Epeyce ilerleyip uzaklaşmış
olan ihtiyar bir an durdu, geri döndü ve şöyle dedi:
"Kara tren de, makinist de, yolcu da aslında aynı yere gider Ey Can. Sen
vagonda olmakla hiçbir şey kaybetmezsin. Yeter ki bu trene bin; sonuçta aynı
yere gider, aynı yere gelirsin."
Gitti… Bir daha göremediğim o
ihtiyar makinist gitti. Ben ise o günden sonra o trenle, onun gittiği her yere
vardım. Onun duyduğunu duydum, gördüğünü gördüm. Ancak tek bir farkla: Ben hep
bir yolcuydum.
Yolcu yolunda gerek derler ya…
Ben de hep o yolda kaldım.

Yorumlar
Yorum Gönder