Ana içeriğe atla

Aşk-ı Pir: Gün ve İsmail





"Kadında belirli, donmuş bir güzellik heykeli
ya da kuru bir hayal mevcut değildir.
Kadın, aşkın bizzat kendisidir,
onun yeryüzündeki tecellisidir."
Semiha Cemal


Zamanın ve mekânın sustuğu ulu bir dağın eteklerinde İsmail, gözlerini zirvedeki ulu ışığa, yani kendi  "Gün" üne dikmiş, sessizce bekliyordu. Ruhunu kutsal metinlerin ilhamına yaslamıştı. Gözler kalbe, kalp göze yansır derlerdi ya; o da tam bu eşikteydi. Bir pervane zarafetiyle kalbinin sayfalarını araladı, aşkın ziyanı gördü ve kendini gözünü kırpmadan o ilahi alevin içine attı. Vücudunu sızlatan bir ateşle yanarken, ömründe hiç tatmadığı muazzam bir zevkin deryasına daldı.

O sırada dağın doruklarından, Gün’ün o her şeyi kuşatan sesi yankılandı:

“Yan, ama tütme!.... Yan, ama tütme!”

İsmail, acının içindeki o sonsuz hazzı yudumlayarak fısıldadı:

“Benim gibi yanan bir vücut toprak olamaz. Ben ölsem bile içimdeki bu aşk, asırları devirecek kadar kuvvetlidir. Çünkü bu ateşi ben icat etmedim, onu geçmişten devraldım. Ben aşka, gelmiş geçmiş bütün aşıkların bana miras bıraktığı bir ruh asaletiyle bağlıyım. Şimdi bana düşen, bu mukaddes emaneti kendi varlığımla besleyip gelecek nesillere devretmektir.”

Gün, İsmail’indeki bu adanmışlığı izliyor, onun hakkında şöyle diyordu:

“Onun dünyasında iyi ve fena diye iki ayrı mefhum yoktur; her şeyde mutlak iyiliği görür. İsmail, kendi süfli vücudundan soyunmuş, artık sadece benim aşkımla nefes alan bir ruh olmuştur. Aşkın hakikati önce alev, sonra kor, ardından kül ve nihayet mutlak bir hiçliktir. Yanmış aşıkta da kendi fani vücudu söner; geriye sadece aşkın o her şeye hakim olan ebedi vücudu kalır.”

Onları ötelerden, mana aleminden seyreden Aşk Piri ise bu muazzam yangını şu sözlerle şerh ediyordu:

“Aşk öyle derin bir denizdir ki, oraya batanların ne şikayetleri ne de zevk nidası işitilir; orada sessizlikten başka hiçbir şey yoktur. Aşkın o öldürücü eli, bir kamıştan kaval yapmak isteyen ustanın eli gibidir. Önce kamışın boğazını keser, canını acıtır; sonra onu şefkatle okşar ve ondan kendi üflediği o muazzam besteyi çalar. Aşk öldürücüdür fakat ardından öyle bir can verir ki, bu yeni can tamamen aşkın huyunu ve rengini taşır. Hakiki bir aşık, aşkın tek bir zerresini bile iki cihana değişmez. Sarhoş ol öyleyse, iç içebildiğin kadar o ebedi badeden!..”

İsmail, dağlara taşlara haykırırcasına sevgilisine döndü:

“Gün’üm... Sen olmasaydın ben aşkı bilemezdim. Aşk olmasaydı, seni bulamazdım! Söyle güzelim, söyle... Ruhumun bülbülü, aşkın büründüğü o kutsal vücut... Kalbimi yakan bu gözler, aşk ilahına mahsus ateşe mensup, bu tavırlar o kudsî ateşten! Bu dağılan varlığımda yanan ateşe yemin ederim ki Gün; yaratılmış sıradan bir fani değil, bizzat bir ilahtır.”

Aşk Piri, onun bu cezbeli halini görerek kelamına devam etti:

“Aşkın tecelli ettiği o fani vücutlar bir gün ortadan kaybolsa bile, aşkın kendisi asla kaybolmaz. Onun dini, milleti, mezhebi yoktur; her dinde, her millette, her an o birdir. O, bütün beşeri mukaddesatı, egoları yakıp yıkan en muazzam saltanattır. Aşk kalbe girince orada ne varsa yakar, yıkar. Nasıl ki bir cihangir bir memleketi zapt edince, evvela oranın eski ulularını mevkiden düşürür; aşk da şeref, haysiyet, gurur gibi bütün o eski putları talan eder.”

İsmail, kendi bedenindeki bu büyük değişimi hayretle izliyordu:

“Çok garip... Bir varlık, nasıl oluyor da iki olabiliyormuş? Benim bu eski vücuduma bir başka aşk ruhu sirayet etti. Eski İsmail’den geriye en ufak bir eser kalmadı; ruhumla beraber, vücudumda da bir başka vücut var artık. Zerrelerim, tenimde akan kan, bu aşkın rengine ve ateşine boyandı. Bende kuru bir isimden başka hiçbir şey kalmadı. Artık ben, ben değilim... 'Gün müyüm acaba?' diyorum. Ben aşkın ta kendisiyim! Benim kendim aşk oldu, varlığım eriyip gitti ve canım o yarin şulesiyle aydınlandı. Şimdi yeni anladım; beni vücudumun şekline bakıp dışarıdan görenler çok zaman 'Gün' diye çağırıyorlar. O eski varlığa şimdi öyle yabancıyım ki... O artık bomboş bir kılıf, topraktan yapılmış ruhsuz bir zarf! Yalnızca bu ateşlerin, bu nurların içinde onu görüyorum, onu biliyorum, onu duyuyorum.”

Gün, sevgilisinin bu nihai teslimiyetini tasdik etti:

“İşte aşk, insan varlığını böyle yakar kavurur; insanlıktan geriye kuru bir hatıra bile bırakmaz. Aşkın nihayeti, bu fani dünya için bir ölümdür; ölüm ise o aşk kadehine bir daha asla el sürmemektir.”

Aşk Piri, o derin bilge sesiyle araya girdi:

“Benim canımın nehrinde ebediyet şarabı kaynar. Ben güzel bir yüzün esiri değilim; aksine, dünyadaki bütün güzeller benim asıl maşukumun birer şulesidir, ben o asıl şuleye hayranım. Biz mana alemine ve yarin maneviyatına varmışız; can alemine göre bir sene sadece bir an gibidir ve o bir anın içinde binlerce sene gizlidir. Ey İsmail! Aşk, hep sinesi yanıkları seçer. Aşk yolu çileli bir yoldur; sevgilinin gözlerinin bedeli candır. Aşk; kavuşma iştiyakıyla yarılmış, ayrılık hasretiyle parçalanmış dert dolu bir sine arar kendine. Aşk ebedîdir; bu gölgeler aleminin hiç batmayan tek nurudur!”

İsmail, gözlerinde o sonsuz ışıkla Gün'e doğru bir adım daha attı:

“Gün’üm... Ben seni gözlerin, saçların ya da tenin için sevmiyorum. Onlara olan muhabbetim, sırf senin oldukları, senden birer iz taşıdıkları içindir. Sen benim içimin aynası, benim kendi hakiki vücudum, asıl benliğimsin.”

Gün… “Bir vücutta iki ruhu kim görmüş?” diye fısıldadı.

İsmail, tereddütsüz cevap verdi:

“Bizim birleşmemiz tenle canın birleşmesinden de daha yakın... Bana 'Sağın neresi?' diye sorsalar, 'Canımın olduğu taraf!' derim. 'Solun neresi?' deseler, 'Cananım Gün’ümden boş olmayan her yer...' derim. 'Sen kimsin?' diye sorsalar, 'Ben oyum! Ben Gün’üm!' derim. Bizim aşkımızın kadehinden bir kez içenler, ellerindeki diğer tüm şarap kadehlerini fırlatıp atarlar. Çünkü artık kadeh bizim vücudumuz, şarap ise onun ebedi aşkıdır! Göğsümü açıyorum; kollarımı bağlayarak, bütün vücudumdan, canımdan ve cihandan vazgeçerek kendimi sana, aslıma iade ediyorum. Dünyada tutunacak tek bir noktam kalmadı... Ey Gün’üm… Yak beni! Gör bak, bu sarhoşluk İsmail’ini ne hale getirdi? Şimdiden mahvoldum, senin önünde zebun kaldım. Seni sevip aşkının nihayetsiz zevkinden içtikçe, göklerin uzaklığını, yıldızların sayısız çokluğunu yoklukta buluyorum.”

Gün, merhamet ve şefkat dolu nazarlarla ona elini uzattı:

“Ey ümitsizlik ve teessürle ağlayan aşık... Vazgeç artık ağlamaktan, bana gel. Gel ve bak, bende ne ilahi şaraplar var. Biz aşkın gülleri değil miyiz? Bize mana aleminde can gülü derler! Kül olmuş bir harmanda hâlâ fani bir alev mi arıyorsun?”

İsmail, gözyaşlarını silerek son ikrarda bulundu:

“Ben başka aşıklara benzemem; ben senin sadece suretine değil, ruhuna, aşkının bizzat kendisine de aşığım! Hafızamda yalnız tek bir kelimeyi tutarım: Gün! Benim o kadar sevdiğim ne varsa, hepsi seninkiler... Sen benim için dünyanın en güzelisin, çünkü bütün güzellikler senin o yüce manandan gelir.”

“Ben zaten sendeyim,” dedi Gün, onu sonsuz bir şefkatle sarmalayarak. “Seni kendime kattım.”

“Ben senden bir yudum istedikçe, sen bana koca bir deniz gibi verdin. Ey yalnız aşktan duyan sevgilim! Bana o ilahi hararetinden ver, bana o nurlu nazarlarınla hayat ver! Bende ne varsa, neyim kaldıysa al... Yalnız kalbime... Ah, oraya dokunma! Çünkü orada yalnızca... Sen varsın!”

Aşk Piri, bu vuslat anını büyük bir huşu içinde seyrederek kelamını tamamladı:

“Aşk neşterinin keskin ucunu ruh damarına vurdular; oradan kutsal bir damla kan damladı ve onun adı 'gönül' oldu. O ne tahlil edilemez bir damla kandır ki, onun yarasının ateşini bir kez duyanlar, gönül derdi denilen ve ilacı olmayan o mukaddes hastalığa uğrarlar.”

İsmail, son bir gayretle sordu:

“Gönlün tüm mahiyeti, sadece bir damla ruh kanından mı ibarettir?”

Aşk Piri, başını salladı:

“O öyle muazzam bir damladır ki, İsmail’im, onun içinde bütün alemler müşahede olunur. Hududu, ufku belirsiz bir nihayetsizlikte kaybolur da akıl ve fikir onun karşısında hayran kalır. Gördün ya, aşksız bir hayat aslında mutlak bir ölüm, hakiki hayat ise aşkın kendisiymiş. Bu dünyadaki her bir zerre, bu aşkın ateşinden kararsız kalmış, o ebedi güneşin nurlu aydınlığına batmıştır. Senin ruhundaki aşk; ölmüş vücutları dirilten tek kuvvet, en ağır mihnetleri bile insana zevk eyleyen o büyük sırdır! Ruhlarımızda tecelli eden o tek yaratıcıya, Allah'a tapalım!..”

İsmail, içindeki fani korkulardan tamamen arınmak isteyerek mırıldandı:

“Şimdi ben bu dünyadan göçüp gidersem, o aşkını başka bir vücutta toplar mı?... Ya Rabbi, ölmek istemiyorum; onun bulunduğu bu dünyadan, onun kokusundan ayrılmak istemiyorum!”

Sahildeki kumların üzerinde billur sular, onun adını tesbih ediyordu. Gümüş ışıklar dalgaların arasında adeta fısıldıyordu: “Sevgili  Gün, sen benim ruhumsun!” Sular bile bu sözü ne kadar çok tekrar etti... Ben ağladım, onlar durmadan söyledi. O benim bütün zevkim, benim aşk aynamdı. Dünyada yegane mana olarak sadece bunu gördüm... O kadar birbirine geçmişti aşk ile bu beden; fark kalmadı…

Ben mi aşkım, yoksa aşk mı ben oldu?

Gün, onun saçlarını okşayarak teselli etti:

“Üzülme İsmailim... Bende sende sadece kendi aksimi görüyorum. Bu iki vücutta artık aşktan başka hiçbir şey yok.”

İsmail son nefesinde, “Tutsam da tutamıyorum, baksam da inanamıyorum,” dedi. “Yalnızca yanıyorum, eriyorum... İnsanların saadet diye peşinden koştuğu, cennet diye rüyalarına giren o gizemli alem acaba bu yaşadığımız mı? Eğer herkes benim Gün’ümü böyle sevebilseydi, dünyadan bütün azaplar, ahiretten de cehennem kalkardı. Vücudum tamamen Gün kesildi, her yanımdan görünen sadece onun hayali...

Çiçek nedir ki?

Benim kalbimin asıl aşk çiçeği, Gün’ümdür!...

Ah... Tekrar bu fani hayata doğmak istemem…

Gün…  Senin hayatın zaten benim,  Alıp verdiğin her nefes benim! Ben senin her şeyinim! …

İsmail, bu sırada odadaki aynaya baktı; kendi aksini göstererek son kez fısıldadı:

“Gün... Bende senim!”

Gün, gözyaşları içinde söyledi:

“İsmail, Bensiz ölürsün, yaşayamazsın … Hayır, bana öyle üzülerek bakma, bu hüzne tahammül edemem. Şu hale bir bak, ben seni nasıl da her yanından ihata etmişim, kuşatmışım. Sende benim ebedi aşk goncamsın...

Aşk!.. O ebedidir, o koca bir cihandır, o benim bütün vücudumdur.”

Ve İsmail, başını sevgilisinin göğsüne koyarken son sözünü söyledi:

“Gün, her şeydir!...

Ey Allahım.. Bu garip kulun aşkınla yandıkça, sen onun üzerine aşk denizlerini saçtın. Bana can için, ruh için aşk ver! O benim yaralı sineme devadır, canıma safadır. Onun yolunda ıstırap çekmek, bu dünyadaki binlerce boş kahkahadan çok daha güzeldir. Gün’üm söyle… Güzelim sen söyle, ben senin sesinde ilahi sesin hayranı olayım. Yeter ki, sen var ol, ben yok olayım... Sen ah et, ben o ahın alevinden yanayım; sen gül, ben ağlayayım; sen bu tende var ol, ben sana kurban olayım!

Ey Allahım!... Beni bu cihandan, Gün’ümden evvel al... O beni tamamen kaplamış, o benim benliğimi bütünüyle almışken; beni önceden yanına al…. Ona bu dünyada doyamadım; bari şimdi ruhuna karışmak, büsbütün onun içinde kaybolmak istiyorum. Ey Gün’üm... Sineni aç! Senden kopmuştum, gene aslıma, sana geliyorum...”

İsmail, sevgilisinin kollarında gözlerini ebediyen kapatırken, Aşk Piri o büyük sırrı ilan etti:

İsmail, nihayet Gün’üyle birleşti... Bu bir aşk kıyameti, Hakk’ın en büyük eseridir. Onlar şimdi insan suretinden sıyrılmış, mana aleminin birer meleğidirler. Aşkta istiğrakın, yani o son raddeye varmanın kuralı; aşıkın, maşukun varlığı içinde tamamen ölmesidir. Gün de artık öylesine, o büyük sessizliğin içinde yaşıyor. Dünyanın gözünde bir yaşayan ölü gibi... Ah minel aşk!.. Aşk, maşukun vücudundan akseden ilahi bir ziyadır; ve bu ziya, aşıkın fani vücudunu kaplayıp tamamen mahvetmezse, geldiği yere, aslına döner gider. Onun nur cemalinin bedeli candır... Aşk yolunda başını feda etmeyen, aşkın o muazzam hakikatinden nasıl haber alabilir? Aşk ve aşıklık sırrını yine ancak aşkın kendi dili söyler; onun benzersiz lezzetini hakiki aşık, aşıkın kıymetini ise sadece maşuk bilir. Aşk öyle müthiş bir ateştir ki, önüne neyi bulursa yakar ve en nihayetinde her şeyi kendi rengine çeker. Ezelden ebede böylece devam eder.

Aşk… Aşktır…

 




Yorumlar