"Kadında belirli, donmuş bir güzellik heykeli
ya da kuru bir hayal mevcut değildir.
onun yeryüzündeki tecellisidir."
Zamanın ve mekânın sustuğu ulu
bir dağın eteklerinde İsmail, gözlerini zirvedeki ulu ışığa, yani kendi "Gün" üne dikmiş, sessizce
bekliyordu. Ruhunu kutsal metinlerin ilhamına yaslamıştı. Gözler kalbe, kalp
göze yansır derlerdi ya; o da tam bu eşikteydi. Bir pervane zarafetiyle
kalbinin sayfalarını araladı, aşkın ziyanı gördü ve kendini gözünü kırpmadan o
ilahi alevin içine attı. Vücudunu sızlatan bir ateşle yanarken, ömründe hiç
tatmadığı muazzam bir zevkin deryasına daldı.
O sırada dağın doruklarından,
Gün’ün o her şeyi kuşatan sesi yankılandı:
“Yan, ama tütme!.... Yan, ama
tütme!”
İsmail, acının içindeki o
sonsuz hazzı yudumlayarak fısıldadı:
“Benim gibi yanan bir vücut
toprak olamaz. Ben ölsem bile içimdeki bu aşk, asırları devirecek kadar
kuvvetlidir. Çünkü bu ateşi ben icat etmedim, onu geçmişten devraldım. Ben
aşka, gelmiş geçmiş bütün aşıkların bana miras bıraktığı bir ruh asaletiyle bağlıyım.
Şimdi bana düşen, bu mukaddes emaneti kendi varlığımla besleyip gelecek
nesillere devretmektir.”
Gün, İsmail’indeki bu
adanmışlığı izliyor, onun hakkında şöyle diyordu:
“Onun dünyasında iyi ve fena
diye iki ayrı mefhum yoktur; her şeyde mutlak iyiliği görür. İsmail, kendi
süfli vücudundan soyunmuş, artık sadece benim aşkımla nefes alan bir ruh
olmuştur. Aşkın hakikati önce alev, sonra kor, ardından kül ve nihayet mutlak
bir hiçliktir. Yanmış aşıkta da kendi fani vücudu söner; geriye sadece aşkın o
her şeye hakim olan ebedi vücudu kalır.”
Onları ötelerden, mana
aleminden seyreden Aşk Piri ise bu muazzam yangını şu sözlerle şerh
ediyordu:
“Aşk öyle derin bir denizdir
ki, oraya batanların ne şikayetleri ne de zevk nidası işitilir; orada
sessizlikten başka hiçbir şey yoktur. Aşkın o öldürücü eli, bir kamıştan kaval
yapmak isteyen ustanın eli gibidir. Önce kamışın boğazını keser, canını acıtır;
sonra onu şefkatle okşar ve ondan kendi üflediği o muazzam besteyi çalar. Aşk
öldürücüdür fakat ardından öyle bir can verir ki, bu yeni can tamamen aşkın
huyunu ve rengini taşır. Hakiki bir aşık, aşkın tek bir zerresini bile iki
cihana değişmez. Sarhoş ol öyleyse, iç içebildiğin kadar o ebedi badeden!..”
İsmail, dağlara taşlara
haykırırcasına sevgilisine döndü:
“Gün’üm... Sen olmasaydın ben
aşkı bilemezdim. Aşk olmasaydı, seni bulamazdım! Söyle güzelim, söyle...
Ruhumun bülbülü, aşkın büründüğü o kutsal vücut... Kalbimi yakan bu gözler, aşk
ilahına mahsus ateşe mensup, bu tavırlar o kudsî ateşten! Bu dağılan varlığımda
yanan ateşe yemin ederim ki Gün; yaratılmış sıradan bir fani değil, bizzat bir
ilahtır.”
Aşk Piri, onun bu cezbeli
halini görerek kelamına devam etti:
“Aşkın tecelli ettiği o fani
vücutlar bir gün ortadan kaybolsa bile, aşkın kendisi asla kaybolmaz. Onun
dini, milleti, mezhebi yoktur; her dinde, her millette, her an o birdir. O,
bütün beşeri mukaddesatı, egoları yakıp yıkan en muazzam saltanattır. Aşk kalbe
girince orada ne varsa yakar, yıkar. Nasıl ki bir cihangir bir memleketi zapt
edince, evvela oranın eski ulularını mevkiden düşürür; aşk da şeref, haysiyet,
gurur gibi bütün o eski putları talan eder.”
İsmail, kendi bedenindeki bu
büyük değişimi hayretle izliyordu:
“Çok garip... Bir varlık, nasıl
oluyor da iki olabiliyormuş? Benim bu eski vücuduma bir başka aşk ruhu sirayet
etti. Eski İsmail’den geriye en ufak bir eser kalmadı; ruhumla beraber,
vücudumda da bir başka vücut var artık. Zerrelerim, tenimde akan kan, bu aşkın
rengine ve ateşine boyandı. Bende kuru bir isimden başka hiçbir şey kalmadı.
Artık ben, ben değilim... 'Gün müyüm acaba?' diyorum. Ben aşkın ta kendisiyim!
Benim kendim aşk oldu, varlığım eriyip gitti ve canım o yarin şulesiyle
aydınlandı. Şimdi yeni anladım; beni vücudumun şekline bakıp dışarıdan görenler
çok zaman 'Gün' diye çağırıyorlar. O eski varlığa şimdi öyle yabancıyım ki... O
artık bomboş bir kılıf, topraktan yapılmış ruhsuz bir zarf! Yalnızca bu
ateşlerin, bu nurların içinde onu görüyorum, onu biliyorum, onu duyuyorum.”
Gün, sevgilisinin bu nihai
teslimiyetini tasdik etti:
“İşte aşk, insan varlığını
böyle yakar kavurur; insanlıktan geriye kuru bir hatıra bile bırakmaz. Aşkın
nihayeti, bu fani dünya için bir ölümdür; ölüm ise o aşk kadehine bir daha asla
el sürmemektir.”
Aşk Piri, o derin bilge sesiyle
araya girdi:
“Benim canımın nehrinde
ebediyet şarabı kaynar. Ben güzel bir yüzün esiri değilim; aksine, dünyadaki
bütün güzeller benim asıl maşukumun birer şulesidir, ben o asıl şuleye
hayranım. Biz mana alemine ve yarin maneviyatına varmışız; can alemine göre bir
sene sadece bir an gibidir ve o bir anın içinde binlerce sene gizlidir. Ey
İsmail! Aşk, hep sinesi yanıkları seçer. Aşk yolu çileli bir yoldur; sevgilinin
gözlerinin bedeli candır. Aşk; kavuşma iştiyakıyla yarılmış, ayrılık hasretiyle
parçalanmış dert dolu bir sine arar kendine. Aşk ebedîdir; bu gölgeler aleminin
hiç batmayan tek nurudur!”
İsmail, gözlerinde o sonsuz
ışıkla Gün'e doğru bir adım daha attı:
“Gün’üm... Ben seni gözlerin,
saçların ya da tenin için sevmiyorum. Onlara olan muhabbetim, sırf senin
oldukları, senden birer iz taşıdıkları içindir. Sen benim içimin aynası, benim
kendi hakiki vücudum, asıl benliğimsin.”
Gün… “Bir vücutta iki ruhu kim
görmüş?” diye fısıldadı.
İsmail, tereddütsüz cevap
verdi:
“Bizim birleşmemiz tenle canın
birleşmesinden de daha yakın... Bana 'Sağın neresi?' diye sorsalar, 'Canımın
olduğu taraf!' derim. 'Solun neresi?' deseler, 'Cananım Gün’ümden boş olmayan
her yer...' derim. 'Sen kimsin?' diye sorsalar, 'Ben oyum! Ben Gün’üm!' derim.
Bizim aşkımızın kadehinden bir kez içenler, ellerindeki diğer tüm şarap
kadehlerini fırlatıp atarlar. Çünkü artık kadeh bizim vücudumuz, şarap ise onun
ebedi aşkıdır! Göğsümü açıyorum; kollarımı bağlayarak, bütün vücudumdan,
canımdan ve cihandan vazgeçerek kendimi sana, aslıma iade ediyorum. Dünyada
tutunacak tek bir noktam kalmadı... Ey Gün’üm… Yak beni! Gör bak, bu sarhoşluk
İsmail’ini ne hale getirdi? Şimdiden mahvoldum, senin önünde zebun kaldım. Seni
sevip aşkının nihayetsiz zevkinden içtikçe, göklerin uzaklığını, yıldızların
sayısız çokluğunu yoklukta buluyorum.”
Gün, merhamet ve şefkat dolu
nazarlarla ona elini uzattı:
“Ey ümitsizlik ve teessürle
ağlayan aşık... Vazgeç artık ağlamaktan, bana gel. Gel ve bak, bende ne ilahi
şaraplar var. Biz aşkın gülleri değil miyiz? Bize mana aleminde can gülü
derler! Kül olmuş bir harmanda hâlâ fani bir alev mi arıyorsun?”
İsmail, gözyaşlarını silerek
son ikrarda bulundu:
“Ben başka aşıklara benzemem;
ben senin sadece suretine değil, ruhuna, aşkının bizzat kendisine de aşığım!
Hafızamda yalnız tek bir kelimeyi tutarım: Gün! Benim o kadar sevdiğim ne
varsa, hepsi seninkiler... Sen benim için dünyanın en güzelisin, çünkü bütün
güzellikler senin o yüce manandan gelir.”
“Ben zaten sendeyim,” dedi Gün,
onu sonsuz bir şefkatle sarmalayarak. “Seni kendime kattım.”
“Ben senden bir yudum
istedikçe, sen bana koca bir deniz gibi verdin. Ey yalnız aşktan duyan
sevgilim! Bana o ilahi hararetinden ver, bana o nurlu nazarlarınla hayat ver!
Bende ne varsa, neyim kaldıysa al... Yalnız kalbime... Ah, oraya dokunma! Çünkü
orada yalnızca... Sen varsın!”
Aşk Piri, bu vuslat anını büyük
bir huşu içinde seyrederek kelamını tamamladı:
“Aşk neşterinin keskin ucunu
ruh damarına vurdular; oradan kutsal bir damla kan damladı ve onun adı 'gönül'
oldu. O ne tahlil edilemez bir damla kandır ki, onun yarasının ateşini bir kez
duyanlar, gönül derdi denilen ve ilacı olmayan o mukaddes hastalığa uğrarlar.”
İsmail, son bir gayretle sordu:
“Gönlün tüm mahiyeti, sadece
bir damla ruh kanından mı ibarettir?”
Aşk Piri, başını salladı:
“O öyle muazzam bir damladır
ki, İsmail’im, onun içinde bütün alemler müşahede olunur. Hududu, ufku belirsiz
bir nihayetsizlikte kaybolur da akıl ve fikir onun karşısında hayran kalır.
Gördün ya, aşksız bir hayat aslında mutlak bir ölüm, hakiki hayat ise aşkın
kendisiymiş. Bu dünyadaki her bir zerre, bu aşkın ateşinden kararsız kalmış, o
ebedi güneşin nurlu aydınlığına batmıştır. Senin ruhundaki aşk; ölmüş vücutları
dirilten tek kuvvet, en ağır mihnetleri bile insana zevk eyleyen o büyük
sırdır! Ruhlarımızda tecelli eden o tek yaratıcıya, Allah'a tapalım!..”
İsmail, içindeki fani
korkulardan tamamen arınmak isteyerek mırıldandı:
“Şimdi ben bu dünyadan göçüp
gidersem, o aşkını başka bir vücutta toplar mı?... Ya Rabbi, ölmek istemiyorum;
onun bulunduğu bu dünyadan, onun kokusundan ayrılmak istemiyorum!”
Sahildeki kumların üzerinde
billur sular, onun adını tesbih ediyordu. Gümüş ışıklar dalgaların arasında adeta
fısıldıyordu: “Sevgili Gün, sen benim
ruhumsun!” Sular bile bu sözü ne kadar çok tekrar etti... Ben ağladım,
onlar durmadan söyledi. O benim bütün zevkim, benim aşk aynamdı. Dünyada yegane
mana olarak sadece bunu gördüm... O kadar birbirine geçmişti aşk ile bu beden;
fark kalmadı…
Ben mi aşkım, yoksa aşk mı ben
oldu?
Gün, onun saçlarını okşayarak
teselli etti:
“Üzülme İsmailim... Bende sende
sadece kendi aksimi görüyorum. Bu iki vücutta artık aşktan başka hiçbir şey
yok.”
İsmail son nefesinde, “Tutsam
da tutamıyorum, baksam da inanamıyorum,” dedi. “Yalnızca yanıyorum, eriyorum...
İnsanların saadet diye peşinden koştuğu, cennet diye rüyalarına giren o gizemli
alem acaba bu yaşadığımız mı? Eğer herkes benim Gün’ümü böyle sevebilseydi,
dünyadan bütün azaplar, ahiretten de cehennem kalkardı. Vücudum tamamen Gün
kesildi, her yanımdan görünen sadece onun hayali...
Çiçek nedir ki?
Benim kalbimin asıl aşk çiçeği,
Gün’ümdür!...
Ah... Tekrar bu fani hayata
doğmak istemem…
Gün… Senin hayatın zaten benim, Alıp verdiğin her nefes benim! Ben senin her
şeyinim! …
İsmail, bu sırada odadaki
aynaya baktı; kendi aksini göstererek son kez fısıldadı:
“Gün... Bende senim!”
Gün, gözyaşları içinde söyledi:
“İsmail, Bensiz ölürsün,
yaşayamazsın … Hayır, bana öyle üzülerek bakma, bu hüzne tahammül edemem. Şu
hale bir bak, ben seni nasıl da her yanından ihata etmişim, kuşatmışım. Sende
benim ebedi aşk goncamsın...
Aşk!.. O ebedidir, o koca bir
cihandır, o benim bütün vücudumdur.”
Ve İsmail, başını sevgilisinin
göğsüne koyarken son sözünü söyledi:
“Gün, her şeydir!...
Ey Allahım.. Bu garip kulun
aşkınla yandıkça, sen onun üzerine aşk denizlerini saçtın. Bana can için, ruh
için aşk ver! O benim yaralı sineme devadır, canıma safadır. Onun yolunda
ıstırap çekmek, bu dünyadaki binlerce boş kahkahadan çok daha güzeldir. Gün’üm
söyle… Güzelim sen söyle, ben senin sesinde ilahi sesin hayranı olayım. Yeter
ki, sen var ol, ben yok olayım... Sen ah et, ben o ahın alevinden yanayım; sen
gül, ben ağlayayım; sen bu tende var ol, ben sana kurban olayım!
Ey Allahım!... Beni bu
cihandan, Gün’ümden evvel al... O beni tamamen kaplamış, o benim benliğimi
bütünüyle almışken; beni önceden yanına al…. Ona bu dünyada doyamadım; bari
şimdi ruhuna karışmak, büsbütün onun içinde kaybolmak istiyorum. Ey Gün’üm... Sineni
aç! Senden kopmuştum, gene aslıma, sana geliyorum...”
İsmail, sevgilisinin kollarında
gözlerini ebediyen kapatırken, Aşk Piri o büyük sırrı ilan etti:
İsmail, nihayet Gün’üyle
birleşti... Bu bir aşk kıyameti, Hakk’ın en büyük eseridir. Onlar şimdi insan
suretinden sıyrılmış, mana aleminin birer meleğidirler. Aşkta istiğrakın, yani
o son raddeye varmanın kuralı; aşıkın, maşukun varlığı içinde tamamen ölmesidir.
Gün de artık öylesine, o büyük sessizliğin içinde yaşıyor. Dünyanın gözünde bir
yaşayan ölü gibi... Ah minel aşk!.. Aşk, maşukun vücudundan akseden ilahi bir
ziyadır; ve bu ziya, aşıkın fani vücudunu kaplayıp tamamen mahvetmezse, geldiği
yere, aslına döner gider. Onun nur cemalinin bedeli candır... Aşk yolunda
başını feda etmeyen, aşkın o muazzam hakikatinden nasıl haber alabilir? Aşk ve
aşıklık sırrını yine ancak aşkın kendi dili söyler; onun benzersiz lezzetini
hakiki aşık, aşıkın kıymetini ise sadece maşuk bilir. Aşk öyle müthiş bir
ateştir ki, önüne neyi bulursa yakar ve en nihayetinde her şeyi kendi rengine
çeker. Ezelden ebede böylece devam eder.
Aşk… Aşktır…

Yorumlar
Yorum Gönder