Ana içeriğe atla

Bitmeyen Sevgi İmlası...Parunak Narine




Kara Şeyh’in; zikre sadık, sohbete daim, fikri saf ve gönlü güzel bir dervişi vardı. Şeyhi onu bu haliyle çok severdi; fakat henüz ham olduğunu, pişmesi gerektiğini bildiğinden bir gün onu tekkeden kovuverdi. Derviş, bu ani kovuluşun nedenine bir türlü mana veremedi. Üstelik artık ne tekkeden içeri girebiliyordu ne de gidecek bir yeri vardı. Kendi kendine, "En iyisi beni hiç tanımayan bir yer bulup oraya sığınmak; böylece hem gizlenir hem de geçimimi sağlarım," diye düşündü. Kendisini tanırlar diye camiye gidemezdi; medrese ise "cahil bir sofu" diyerek onu zaten kabul etmezdi. Geriye kala kala tek bir yer kalmıştı: Meyhaneci Kirkor’un mekanı.

Kirkor sert ve pek konuşmayan bir adamdı. Kapısına gelen dervişin yıkılmış ve üzgün halini görünce, "Ne işin var burada?" diye sormadan, "Git arkaya, bulaşıklar seni bekliyor," dedi. Derviş, meyhanede yarı aç yarı tok ve hüzün içinde günlerini geçirmeye başladı. Zamanında "günah" gözüyle baktığı şarap kadehlerini yıkarken, aslında o günahların temizleyicisi olmuştu. Kendisi hiç içmese de, havaya sızan tortulu şarap kokularını soludukça sarhoş olacak kadar nefesleniyordu.

Bir gün meyhaneye, sevgilisinden mektup almış derbeder bir aşık geldi; mektubu okuyup okuyup ağlıyordu. Acı çeken insanlara dayanamayan derviş, adamın yanına gitti. Gözlerinden adeta kan damlayan aşığa, "Yapma, ne olur," der gibi üzgün gözlerle baktı. Aşık da bu bakıştaki teselliyi anlamış gibi, ciğerine saplanan o hançer yarasıyla bitmiş ve tükenmiş halde başını birden masaya düşürdü. Dünyanın kanunuydu bu; düşeni kaldıran pek olmazdı. Adamın başı, aşk yoluna kurban gitmişti. O uykudan bir daha hiç uyanamadı. Ruhu, meyhanenin içinde parlayan mavi bir ışık gibi belirdi ve açık duran bulut rengi kapıdan süzülerek dışarı çıktı; geriye ise kokmaya hazır, cansız bir beden yığını kaldı. Kirkor bu duruma izin vermeyerek dervişe, "Al, götür bunu defnet," dedi.

Derviş, kimsesi olmayan bu garip aşığı sırtlandığında aklı başına geldi. "Bu cenazeyi camiye götürüp yıkarsam herkes durumu öğrenir, ne yapacağım?" diye hayıflanırken içine mistik bir ses doğdu: "Aşk şehidine abdest gerekmez; götür ve toprağa göm. İster Müslüman mezarlığı olsun ister maşatlık, fark etmez." Derviş, adeta bir vahiy almış gibi sevinerek cenazeyi götürüp toprağa sırladı.

Bir ara, aşığın elinde tuttuğu o mektubu hatırladı. "Eğer içinde bir bilgi varsa akrabalarına haber veririm," diye düşündü. Ancak o kâğıt, aşığın sevgilisine yazdığı onlarca mektuba karşılık lütfen kaleme alınmış sert bir sevda reddiyesiydi. Mektubun bir yerinde şunlar yazılıydı:

"Sen bizi sevmiş olabilirsin ancak bizim seninle kavuşmamız imkansız. Ben Cinler padişahının kızı Parunak Narine'yim. Sen beni istiyorsun ama beni sana yar etmezler. Benim güzellikler yurdumda, insanları bir kenara bırak, bana aşık olmuş yüzlerce melek var. Nurlar içinde gönlüm bu kadar hoşken, seni nasıl kabul edebilirim?"

Mektubun sonunda uzun cümleler kurmaya gerek duyulmamış, sadece "Hayır, hayır; bu beraberlik bizim için imkansız," yazılmış ve altına mühür niyetine bir kan damlası bırakılmıştı.

Aşığın mühür saydığı o kan damlasına bakıp, "Kim bilir bu aşk için neler yaptı?" diye düşünmeye başlayan derviş, sayfanın en altında bir adres gördü. Adres, memleketin diğer ucundaki bir deniz kıyısını işaret ediyordu. "Uğruna ölünecek kadar güzel biriyse, gidip onu ben bulayım," fikri beyninde şimşek gibi çaktı. Fakat nasıl gidebilirdi ki? Kazandığı para ancak akşam yemeğine yetiyor, sabahları ise Kirkor’un yemek artıklarıyla besleniyordu. Sonra aklına, bu aşığın buralı olduğu ve evini bulup ailesine haber vermesi gerektiği fikri geldi. Yaman bir adam olan Kirkor, dervişin niyetini bilmiş gibi, "Onun evi, yukarıdaki tepenin arkasında bulunan o küçük kulübe," dedi.

Derviş, içinde o adrese gitmek için büyük bir mecburiyet hissetti. Her gününü durmaksızın çalışarak geçirirken, o gün gitmek için içinde büyük bir gayret buldu ve yola çıktı. Tepe yemyeşil olsa da kulübenin çevresi tam bir mezbelelikti. "Aklı başında biri buraya gelir mi?" diye geçirse de kulübeye girdi. Kapısı kırılmış olan içerisi, bir mahkumun hücresinden bile daha karanlık ve kasvetliydi. Yorgunluğunu gidermek için oturacak bir yer ararken, gözü yastık niyetine üzerine yatıla yatıla iz yapmış bir torbaya ilişti. Torbayı eline aldığında, içinin kâğıtla dolu bir çuval olduğunu fark etti.

Merakına yenik düşen derviş, kâğıtlardan birine göz attı. Meğer bunlar, aşığın o uzak diyarlardaki hiç görmediği sevgilisine yazdığı mektuplarmış. Çuvalı yere döktüğünde yüzlerce mektup etrafa saçıldı. Hepsi, kalemsiz kalan bir mahkûmun hücre duvarına kömürle yazı yazması gibi, alelacele yazılmış ve harfleri birbirine karışmış metinlerdi. Aralarından nispeten bozulmamış bir mektup bulup okumaya başladı:

"Can Efendim,

Görmeden gördüğüm, duymadan duyduğum, dokunmadan her gün elinden tuttuğum nazenin sevgilim. Seni anmadığım tek bir günüm bile geçmedi. Ne zaman su içsem, hayalini yudumladım. Aç kaldığımda, içimin yanmasını senin isminle doyurdum. Her gün sana yazıyorum fakat mektuplarımı gönderecek halim yok.

Şöhretini duydum; herkese yüz vermezmişsin. Kalbini kilitli tutmaya karar vermiş, sarayına girmek isteyene de can verme şartı koymuşsun. Can vermek benim için zor değil ama seni bulamadıktan sonra 'öldü' demeleri neyi değiştirir ki? Diyorlar ki; sevgiliye can vermek gerekir. Ancak feda edilen can sevgilinin yanında bir değer taşımıyorsa, o canın ne kıymeti kalır? Bu yüzden ben canımı vermek istemiyorum, sana ahlarımı gönderiyorum; belki bana acır da merhamet edersin. Ahlarımın sana ulaşması da zor biliyorum; ama benim ahımı en azından ben bildikten sonra, nasıl olsa bir gün sen de duyacaksın.

Belki de 'Ben cinler padişahının kızı Parunak Narine'yim, sen ise garip birisin, bu iş olmaz' diyorsun. Ben de diyorum ki; Yüce Tanrı'nın kullarıyla hiçbir benzerliği yokken, o bize sevgisinden bahsediyor. 'Onlar beni sever, ben de onları severim' buyuruyor. Bunu anlamakta zorlanıyorum; eşit olmayanlar arasındaki bu sevgi nasıl mümkün oluyor? Sen ise sevgime hiçbir şekilde karşılık vermedin, sürekli 'olmaz' diyerek bu eşitsizliği önüme bir engel gibi çıkardın.?

Ruhum bir gün dayanma gücünü kaybeder de beni salasız, namazsız bir çöplüğe atarlarsa ve sen de bunu duyarsan, 'keşke' demen sana yakışmaz. Bu, derdimi kağıda döküşümün kaçıncı seferi bilmiyorum; ama mektupların birini bile sana ulaştıramadım. Sanki uzaktan hepsini siler gibi kendi hükmünü icra ettin.

Olur ya, bir gün sana ölüm haberimi getirecek bir dostum çıkar. Şimdilik öyle biri yok; ama bu derdimi duyup da sana gelen biri olursa, benim için havadan derin bir nefes çek. Çünkü seninle paylaşacak, o havadan başka hiçbir sermayem kalmadı. Aldığın o nefesin içine benim nefesimin küçük bir katresi karışır da onunla soluklanırsan; ruhum ateşler içinde, cehennemde bile olsa şad olur.

Aşkının o dar tüneline girdiğimden beri, açılmayan kapını kadehler içinde aramaktan başka bana çare bırakmadın. Hayallerinin beni terk ettiği günden beri yapacak hiçbir şeyim kalmadı. Ben sana 'elveda' bile diyemem; çünkü her şeyde ve her yerde sen varken, sana nasıl veda edebilirim ki? Keşke kendimi sana bir kez olsun anlatabilseydim; ama zannedersem bu hiçbir zaman mümkün olmayacak…"

Mektup burada aniden kesilmişti, sonunu getirmek mümkün olmamıştı. Derviş, meyhanede bulduğu diğer mektuptaki adrese gitmeye kesin olarak karar verdi. Yeniden meyhaneye döndüğünde Kirkor onu bekliyordu. O sert adam gitmiş, yerine adeta uysal bir kuzu gelmişti. "Gel derviş," dedi, "her şey buraya kadar. Şu paraları al, kendine yol harçlığı yap. O aşığın derdi artık sana miras kaldı. Belki o güzeli avlamak (gönlünü kazanmak) sana nasip olur."

Derviş yola koyuldu. "Deniz kenarı bir yer nasıl olsa kolayca bulurum," diye düşünüyordu. Günler geçti. Büyük bir merak ve arzuyla cin padişahının yurduna doğru ilerledi. Ancak vardığı yerler, hayal ettiği o büyüleyici ülkeye hiç benzemiyordu. Her taraf, üzerine basıldığında ayakları parçalayan sert taşlarla doluydu. Dünyadan tamamen tecrit edilmiş olan bu topraklar, kimse gelmesin diye adeta korkunç bir gizeme bürünmüştü. Bu manzara karşısında azmi kırılır gibi olsa da, uğruna ölünen o güzeli görmeyi her şeyden çok istiyordu.

Tam o sırada, kıyıda engin denizlere dalmış bir kadın gördü. Saçları, bakanın ciğerine saplanacak birer ok gibi dalgalanıyordu. Derviş, "Tamam, buldum!" dedi. Yanına koşacak, ayaklarına kapanacak ve doya doya yüzüne bakacaktı. Gözleri sadece ilerideki o güzelliği görüyordu; ayağının dibindeki devasa uçurumu ise sanki kör olmuş gibi fark edemedi. Tepeden aşağıya, uçurumun derinliklerine düştü. Adeta vaktiyle tekkeden kovulduğu gibi, burada da istenmeyen bir yabancı muamelesi görmüş ve aşağılara fırlatılmıştı. Parça parça olan vücudundan akan kanlar içinde, o uçurum kenarında günlerce yarı baygın, acı içinde kıvrandı.

O güzeller güzelini bulmuş ama daha kavuşamadan kaybetmişti. Günler hızla akıp gitti. Derviş ayağa kalkmaya çalıştı ama ağrıyan bedeni kendisine ağır bir yük gibi geliyordu. "Olsun," dedi, "buraya kadar gelmişken onu görmek için son bir gayret gerekir." Onun evi olan muhteşem sarayına doğru yürüdü ve kapıyı buldu. Fakat içeri girmek ne mümkündü; kapıda zinciri uzun tutulmuş, sürekli hırlayan korkunç bir köpek bekliyordu. Köpek, içeri girmesine izin vermek şöyle dursun, "Hazır ayağıma gelmişken aç karnımın bir öğünü de sen ol," der gibi vahşice saldırıyordu. Derviş ne yapacağını şaşırmış halde donakaldı.

Görüyordu ama o güzelin sarayına bir türlü giremiyordu; biliyordu ama bilmesi hiçbir şeyi çözmüyordu. Eli kapıya varıyor ama geri çekiliyordu. Bu nasıl bir çileydi? Hem bu kadar yakın hem de bu kadar uzak olmak… "Dert" dedikleri şey tam olarak bu ulaşamama hali miydi? Ulaşamıyordu işte... Yakınken uzak düşmek; bir türlü gerçekleşmeyen, sonu gelmeyen başlangıçların içinde kaybolmak gibiydi; sanki her şey daha başlamadan bitmişti.

Böylece usanmadan günler geçti. Birçok kez vazgeçecek gibi olsa da, kırk kere aynı umutla kapıya dönüp bekledi. Bir film karesine sığacak kadar kısa bir süre gördüğü o dünya güzeline bir türlü varamıyordu. Mektubunu okuduğu o bahtsız aşığın başına gelenlerin aynısı, şimdi kendi başına gelmişti. Bütün vücudu bu acı hakikatle tir tir titriyordu. İçindeki evhamlar "Neden?" diye haykırmaya başladı. Bu sorularına cevap verecek birini bulsa hemen soracaktı; fakat aşk denilen o belayı arzulayandan başka bu ücra yurda kim gelir ki? Yine de kendine kızamıyordu; çünkü o da o güzeli çok sevmişti ve artık ondan vazgeçmesi imkansızdı. Çaresizlik içinde zaman akıp giderken, ömrünün bitmesi ve bu azaptan kurtulması için dua etmeye başladı. Tüm gayretleri nafile kalmıştı. Sonunda bitap düşen bedenine uyku galip geldi ve derviş derin bir uykuya daldı.

Bu sarp ve yalnız diyarda gözlerini açtığında, kendisini uykudan uyandıran kişiyi görünce şaşkınlıktan donakaldı. Başucunda Kara Şeyh dikiliyordu ve kendisi yumuşacık, sıcacık bir yatakta yatıyordu.

Şeyh, "Oğul," dedi, "günlerdir çok ağır hastaydın; şükürler olsun ki Rabbim seni bize bağışladı."

Derviş, vaktinde kovulduğu tekkede aniden kendisini bulunca, kafesteki bir kuş gibi şaşkına döndü; ruhu bir o tarafa bir bu tarafa çarpıp çırpındı. Yorgun düşüncelerini toparlamaya çalışırken Kara Şeyh konuşmasına devam etti:

"Oğul, aslında senin eğitimin tamamlanmıştı; ancak senin de aşkın o ağır imtihanından, iptilasından geçmen gerekiyordu. Sana acıdık ve bu zorlu yolu bu şekilde aşmanı sağladık." Şeyh, yaşanan tüm o acıları çok kolaymış gibi küçümseyerek anlatıyordu. "Bu yaşadığın hayal alemine şükretmek gerekir; eğer tüm bunların gerçeğini sana yaşatsalardı, şimdiye çoktan ölmüş olurdun."

Derviş hayretle sordu: "Efendim, yani yaşananlar gerçek değil miydi?"

Şeyh tebessüm etti: "Biz, yolumuza teslim olanları asla zayi etmeyiz. Sende bu kabiliyet olmasaydı, seni zaten bu tekkeye kabul etmezdik. Biz birini talebeliğe aldık mı, onunla ilgilendik mi onu asla ham bırakmayız. Terbiyesini eksiksiz yapar, işin sonunu mutlaka menziline ulaştırırız."

Derviş hüzünle sordu: "Peki efendim, ben o cin padişahının kızını unutabilecek miyim?"

"O unutulmaz oğul, onu asla bırakamayacaksın. Buradaki asıl sır ve hikmet ise ona hiçbir zaman kavuşamayacak olmandır. Çünkü o sana kavuşmak istediği an, bu senin ölümün olurdu. Sen onu sevmeye, ona yönelmeye devam et; çünkü ona olan yönelişin seni her zaman diri ve bir arayış içinde tutacaktır. İnsan, fıtratı gereği kavuştuğu şeyden çabuk usanacak şekilde yaratılmıştır. Cennette bile olsan bir vakit sonra insana bir usanma gelecektir; tıpkı senin o rüyada yaşadığın gibi. İşte bu yüzden Allah, cennette cemalinden, zülfünden azıcık bir parıltı gösterecek ve o an herkes sarhoş olacak. Sonra da 'Yüce Allah’ın geri kalan güzelliği kim bilir nasıldır?' diyerek hep bir merak ve hayal içinde kalacaklar. Sen de o kıyıda gördüğün o güzelin hayaliyle, günlerce o sert taşlı mekanları kendine mesken tutmadın mı?"

Derviş, "Efendim," dedi, "ya vuslat istemek benden değil de o güzeller güzelinden gelirse?"

Şeyh, "Ondan gelmesini biz talep edemeyiz," dedi. "Daha önce de söylediğim gibi, o seni canıyla istediğinde bu senin yok oluşun demektir. Aslında o seni kendinden bir parça biliyor; fakat dünyada tek ve yalnız olduğu için senin onun uğruna ağlayıp sızlaman, ona yönelmen hoşuna gidiyor. Senin bu halinle, bir annenin kucağındaki çocuğunu tutarken duyduğu o eşsiz huzuru hissediyor. Seni şefkatle sarıyor, besliyor, kokunu içine çekiyor; hatta sevgisinin büyüklüğünden neredeyse seni yiyecek gibi oluyor. Ancak o senin bu acılarla büyüyüp yiğit bir civan olmanı istiyor. Senin bu ruhani büyümeni gördükçe sana hayran hayran bakıyor. Tıpkı Hz. İsa’nın çarmıha gerilişini izleyen Hz. Meryem gibi derinden bir iç çekerek şöyle diyor: 'Babasız geldiğin bu hayatta, sen de ben de hep yalnızlığa mahkum olacağız. Bu dünyada göreceğimiz hiçbir şey, Tanrı'nın yüce iradesinin karşısında bir hüküm ifade etmez. Bu bitmeyen arayış içinde ömrümüz tükenecek; ancak içimizdeki o arayış ve buluşma arzusu hiçbir zaman bitmeyecek. Hepimiz yalnızlığın bir türünü tattığımız için, aslında Tanrı'nın gizli bir sıfatını keşfetmiş oluyoruz. Bu yalnızlığın sayısal çeşitliliği de biz kulların sayısı kadar olduğundan, hiçbirimizin hali bir diğerininkine benzemeyecektir...' İşte bu yüzden sevmeyi öğrenmek dünyanın en asil duygusudur oğul. Sen sevmene layıkıyla devam et; kavuşma olmasa bile, sevdiğin seni mutlaka sevecektir."

Derviş gözlerinden süzülen yaşlarla, "Ah, kavuşamadığım sevgilim..." diye mırıldandı. Hayallerini ve kalbini o kıyıda gördüğü Parunak Narine'ye doğru sonsuz bir yolculuğa çıkardı ve onu ölene kadar kalbinden hiç çıkarmadı.




Yorumlar